Yazar:
Hoşgörü lafından oldum olası hoşlanmadım, hoşlanmam. Bu söylemde kibir var her şeyden önce. Kusurlu, yanlış, eksik, değersiz, kötü falan bir şeylere, birilerine 'Hadi neyse...' gibisinden göz yumma, es geçme, katlanma anlamını taşıyor hoşgörü. Kabul etme değil, katlanma. Hoşgörenin hoşgörmüş gibi yaptığına karşı üstünlüğü vurgulanıyor. Sahte tevazu. Sonuçta herkes ve her şey birbirine 'öteki' olarak kalır.
Özellikle İslamcı hareketin yükseliş döneminde birdenbire itibar kazandığını hatırlıyorum hoşgörü sözünün. Aynı şekilde Kürt hareketi dolayısıyla da kullanımı yaygınlaştı. Resmi ideoloji ve toplumsal iktidar karşısında, farklı olanın, kabullenilmese bile 'bağışlanma-katlanılma talebi'nin maymuncuğu rolündeydi hoşgörü söylemi.
Ne var ki bu söylem -eşliğinde ve tabii ekonomik, siyasal olguların itkisiyle- her türden muhafazakârlık şahlanıyordu: Hoşgörü talep edenler de, edilenler de bu süreçte bozulma, aslını yitirme, kaybolup tükenme kâbusunu yaşıyordu. Her kesim için mevziye daha sıkı sarılmak gerekiyordu. Sonuçta bütün o hoşgörü muhabbetiyle birlikte yükselen ve perçinlenen ideoloji muhafazakârlık, milliyetçilik oldu.
Açık Toplum Enstitüsü ve Boğaziçi Üniversitesi'nin proje desteğiyle gerçekleştirilen 'Türkiye'de Muhafazakârlık: Aile, Din, Devlet, Batı' başlıklı araştırma bu gerçeği ortaya koyuyor. 15 ilde 1644 kişiyle yüz yüze yapılan görüşmelerin sonucu: Türkiye toplumu hoşgörüden uzak.
Hoşgörülmeyenler neler?
Nikâhsız çiftler, küpeli erkekler, 'açık giyinen kadınlar', tabii ki eşcinseller... Toplumun yarısı araştırmaya katılanların yüzde 50'si- bu 'kimlikler'den rahatsız.
Kadının açık giyinmesinin sınırı nedir, bilmiyoruz. Ama başını örtmeyenlerden rahatsızlık duyanların yüzde 24 olduğunu belirtmek fikir verebilir.
Devam edelim. Ramazanda oruç tutmayanlardan rahatsız olanların oranı yüzde 38, namaz kılmayanlardan rahatsız olan, dolayısıyla onları çevrelerinde istemeyenlerin oranıysa yüzde 28. Başörtüsüzleri istemeyenlerin oranının yüzde 24 olduğunu belirtmiştim. Buna karşılık baş örtüsünden rahatsızlık duyanların oranıysa yüzde 7. Öte yandan oruç tutmayanlardan rahatsız olanlarla, çarşaflı kadın görüntüsünden rahatsızlık duyanların oranının birbirine eşit olması dikkat çekici: Yüzde 38.
Eşcinselleri anmaya gerek yok zaten, araştırmaya katılanların dörtte üçü (yüzde 76'sı) onları kabul etmiyor. Nikâhsız yaşayanlara kötü gözle bakanların oranı da hayli yüksek; yüzde 65, küpeli erkeklerin durumu da öyle. Bara, diskoya, gece kulübüne takılanları sakat bulanların oranı yüzde 56, flört eden gençlere tepki duyanlar da hatırı sayılır oranda:
Yüzde 44. Hemen herkes hayatın her alanında kadın-erkek eşitliğini kabul eder gözüküyor (yüzde 87) ama aynı çoğunluk kadının asıl görevi eşine ve evine hizmettir diyor, yüzde 71. Kadına yönelik dayağı haklı ve gerekli görenlerin oranıysa yüzde 23.
Bütün bu veriler, toplumda egemen olan duygunun hoşgörü değil, horgörü olduğunu ortaya koyuyor.
Ki, bence o 'hoşgörü' söyleminin içinde var zaten söz konusu gerçeklik. O noktada da, horgördüğünü, hoşlanmadığını, sakat ve sakıncalı bulduğunu punduna getirdiğinde imha ve iptal etmeye yöneliyor. Gücü yettiği ölçüde. Fırsat düştükçe.
Derin vadilerden yükselen ulumalar, bu imha ve iptal etme heveslerini besliyor, iştahlandırıyor.
16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi'nden çıkan öğrencilerin üstüne atılan, yedi kişiyi imha eden, 40'ı aşkın insanı yaralayan, kimini sakatlayan bombaların nereden geldiğine, niye olduğuna bakan var mı bugün? Vadi'nin karanlığı yükseliyor.
Hoşgörülerinize...
Zeki Coşkun
Salı, Aralık 25, 2007
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder