aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ocak 02, 2008

Bundan asırlar önce Anadolu’nun değil de Suriye taraflarından bir köyde bir fakir Kamber yaşarmış. Babası ölüp yetim köye Daraz Beyleri köyünden gelin gelmiş olan garip anası ile köyde biçare kalmışlar. Köyde bulunan ve babasının dayısının bolca olan koyunlarını güdermiş. Adam Kamber’i çok sever ve üç tane kızı olan adam yeğeninin oğlu olan ve babası öldükten sonra ona emanet kalan Kamber’e “Oğlum benim koyunlarımı güt, ben başka bir yabancı çoban tutmayayım, sen de kızlarımdan hangisini beğenirsen onu sana nikâhlayayım” demiş. Bir müddet bu işi yapan Kamber’in bu arada annesi de vefat etmiş. Kamber tek başına yapa yalnız kalıvermiş koca köyde. Dayısının koyunlarını güdüyor, gününü gün ediyormuş ama çok da güzel bir karayağız delikanlı imiş Kamber. Bu köyde bir de güzelliği dillere destan bir kız varmış. O da anadan babadan yetim, ninesi (babaannesi) ile birlikte yaşıyormuş. Kamber’in yakışıklılığını o da duyar, Kamber de onun güzelliğini duyar ama Arzu’yu nerede görecek, bir türlü göremez… Ama Arzu onun koyunları suladığı köy çeşmesine bir gün testisini doldurmaya gider ve Kamber’i çeşme başında yatarken görür. Testiyi doldurur ve biraz gürültü çıkarır ve Kamber’in uyanmasını sağlar. Ama Kamber bu kıza bir şey söyleme cesaretini kendinde bulamaz. Kız kolundan bileziğini çıkarır ve çeşmenin testilik taşına koyar (böyle testileri kadınlar dalına kolay yüklenebilmesi için özel testi taşları vardı çeşme başlarında) ve gider. Yarım saat sonra gelir ve bileziğini bulup bulmadığını, görüp görmediğini Kamber’den şu şekilde sorar: Ben testimi doldurdum Doldu diye kaldırdım Yıkılası şu pınarda Ben bileziğimi çaldırdım. Kamber: Ben pınara varmadım Elimi yüzümü yumadım Gözüm kör olsun Arzu Ben bileziğini bulmadım. Ama bileziği aslında almış olan Kamber cesaretlenir kıza bir beyit atar: Evimizin önü suluk Su çekerler tuluk tuluk Bileziğini bulana gelin Arzum Ne var acaba muştuluk(müjde). Arzu da şu cevabı verir hemen: Evimizin önü suluk Su çekilsin tuluk tuluk Bileziğimi sen bulduysan Kamber ağam Arzu kız sana muştuluk. Kamber de bileziği verir ve Arzu ile tanışırlar.
ÇEŞME BAŞINDA SOHBETHer gün o çeşme başında buluşurlarmış. Bu durumu Arzu’nun ninesi olan cadı karı duyar ve Arzu’yu bu sevdadan vazgeçirmeye çalışır. Bu arada Kamber’in dayısı da duyar. Bu olayları dayıkızları Kamber’e Arzu’yu kıskanmalarından dolayı kötülük yapmak isterse de akıllı ve olgun bir insan olan dayı buna müsaade etmez. Kamber’i koyun çobanlığından uzaklaştırır. Ama Kamber’i yanına çağırıp “Kamber oğlum eğer başın sıkışırsa maddi manevi senin her zaman destekçin ve yanında olacağım, sen bana yeğenimin emanetisin” der. Kamber artık Arzu’nun sevdasından dağlarda, köylerde gezer olur, gözü başka kimseleri görmez. Bir gün Arzu’nun ninesi cadı kadın bunların sevdasına engel olamayacağını anlayınca Arzu’ya der ki: “Arzu kızım, bugün Kamber’i yemeğe çağır ona bir yemek yedirelim ve sizin işinizi konuşalım.” Aslında fikri Kamber’i zehirlemekmiş… Arzu sevinçle Kamber’e koşar ve der ki: “Kamber ağam, ninem seni bu akşam yemeğe çağırdı, nihayet gönlü seni sevdi. Bizim sevgimize saygı gösterdi.” Eve gelir nine çeşitli yemekler hazırlıyor… Köyde bir tanıdıklarının çırağı olan Arap Arzu’nun evine girer… Arzu bu Arap ile ninenin konuşmalarını duvarın ardından dinler. Arap çok şiddetli bir zehir getirmiştir. Yemeklere bu zehir atılacak ve o gece Kamber zehirlenip öldürülecek. Nine Arap’ı da kandırıyor… “Arzu’yu bu Kamber’den kurtaralım sana veririm” diyormuş.
Akşam Kamber sevinçle Arzu’nun evine gelir ve bakar ki yemekler sofraya konmuş, envai çeşit hepsi türüm türüm, birbirinden güzel ama Arzu bir kenarda surat asmış duruyor. Kamber aşk dili ile Arzu’ya bir beyit atar: Arzum yasa batmışsın Kaşını gözünü çatmışsın Sofraya teklif olmuyor gelin Arzum Sen sofraya yan bakmışsın. Arzu Kamber’e dönerek: Arzun yasa dünden battı Kaşını gözünü çattı Sofraya yan bakılmaz amma Kamber ağam Domuz ninem ağu kattı. Bunları işitince Kamber sofraya tekmeyi vurur, evden çıkar gider. Ve o yemeği yemez. Yine dağlara çıkıp gidecektir… Arzu ile son bir kez konuşmak isterler ve kapı önünde gizlice buluşurlar… Arzu “Kamber ağam senin Daraz beğleri köyünde dayıların yok mu?” “Var”, “Eee git onları alıp gel, beni onlarla kaçır” der. Kamber bu fikre sıcak bakar ve doğru Daraz beğleri köyündeki dayılarına gider ve yardım ister. Onlar da “hay hay yeğenim gidelim” derler. Birkaç atlı gelirler ama köy uzak olunca 8-10 günde ancak gelirler. O gece Arzu ile kamberin konuşmalarını duyan cadı karı köyün mezarlıkları arasına bir ateş yakar, elinde bir yağ tavası orada pişi yapmaya başlar. Ve Kamber dayıları ile yanına gelir sorar “ne oldu nine ne yapıyorsun burada böyle?” Cadı karı yalandan, numaradan başlar ağlamaya ve derki “hay Kamberim sen gidince Arzum senin buralardan kaçıp gittiğini düşünerek gara sevdandan yataklara düştü ve öldü, onun pişisini pişiriyorum” der. Gamber buna çok üzülür ve dayılarına der ki, “Dayılarım size çok eziyet oldu ama kusura bakmayın, ne yapalım bu bizim kaderimiz, siz gidin artık size ihtiyacım yok, Arzum ölmüş” der. Dayıları atları ile geriye dönerler giderler. Ertesi gün Kamber köyde üzgün dolanırken bir de bakar ki Arzu karşısına çıkar ve şöyle bir beyit atar: Evimizin önü badem Çıkam dallerin ufadem (ufak ufak kırmak) Seni Daraz beğlerine gitti derler Kamber ağam Hani senin ile gelen Adam. Sözü Kamber alır: Evimizin önünde badem Çıkam dallerin ufadem Daraz beğlerine gitim amma gelin Arzum Geri döndü gelen Adam.
BAŞKA KÖYE HABER SALINIR
Artık bu kadar uğraşmadan sonra kavuşamayacaklarını akıllarına koyan gençler başka başka bahaneler ararken Arzu’nun ninesi başka bir köye haber salar. Orada nüfuzlu ve zengin bir adamın oğluna arzuyu nişanlamak ister. Kim istemez Arzu kızı; çok güzel dillere destan bir kız ve o köyde habire dünürcüler gelip gitmektedir… Nihayet iş tamam olur o yabandan gelenlerin oğluna Arzu nişanlanır. Yine Arzu ile Kamber bir buluşmalarında şu kararı alırlar: Kız o köye gelin giderken “ben Kamber’in atından başka ata binmem” diyecek ve Kamber de atını gelinin altına çekecek, giderken yolda bir fırsatını bulup beraber kaçacaklar. Nihayet gün gelir çatar, Arzu kayınpederi olacak adama der ki “ben Kamber’in atından başka ata binmem, benim gelin atım Kamber’in atı olacak.” Kayınpederi olacak adam da buna rıza gösterir ve nihayet Arzu, Kamber’in eyerlenmiş atına biner. Önde çalgılar çengiler o damadın köyüne doğru gelin alayı yürür. Burada Kamber hüzünlenir ve şu beyti atar: Altaylar doru taylar Geçilen coşkun çaylar Yiğit garip olursa Nişanlısını el paylar Kız atın üstünden bu kaçışın bu kalabalıkta zor olacağını tahmin edince şöyle bir beyit de o atar: Vay mengiler mengiler Çalmaz olsun çengiler Sana yaramayan ak topukları Kamber ağam Goy sıksın şu üzengiler. Ve üzengiye ayağını sıkıştırır(üzengi atın eyerindeki ayak basacak alet) ve artık güveyinin köyüne yaklaşılmıştır, ayrılık yakındır. Alır Kamber sözü diline: Arzum gelin atında Elleri eyer kaşında Seni eller saracak gelin Arzum Saçlar savrulur başımda Bu hüzünlü havaya ağlayan Arzu atın üstünden şöyle seslenir: Eyer kaşına yatayım Nasıl çalım satayım Atımı çeken Kamber ağam Dön de yüzüne bir bakayım. Kamber döner Arzu’ya bakar ve şöyle der: Yel eser kum savrulur Can başıma çevrilir Eğil de bir yol öpeyim gelin Arzum Şimdi yolumuz ayrılır. Ve gelin kalabalıkta kimseler görmeden bir öpücük verir Kamber’e… Ve Kamber o anda kendinden geçer, gözleri yaşarır, içten bir ses ile şöyle der: Koyun kuzudan olur Ekmek pazıdan olur Bunlar Allah’ın emridir gelin Arzum Her şey yazıdan olur. Kadere rızadan sonra da şu bedduada bulunur Kamber: Vardığın gün yârin ölsün Ak topuklar bana kalsın Kavuşmak mahşere kaldı Gelin Arzum İki beden birbirini bulsun.
DONA KALIRBöylece atın yularını salıveren Kamber gelin kafilesinden ayrılır ve oracıkta yol kenarında adeta taş gibi donar kalır. At gelini götürür ve güvey evine indirir. Gece güveyi gerdeğe katılır. Ve geleneklere uygun olarak hemen iki rekât namaz kılmak için zifaf odasında hazır olan seccadeye namaza durur. Bir müddet durduktan sonra odanın bir kenarında oturmakta olan Arzu güveyiye namazın bitmedi mi elin oğlu der ve hafifçe dokunur. Damat olduğu yere yığılıp kalır, adam ölmüştür. Arzu hemen evden dışarı seslenir, “gelin ağalar oğlunuz öldü” der onlar da acılarından Arzu geline filan bakmazlar… Arzu evden çıkar, dağlara doğru koşmaya başlar. O güveyinin öldüğü anda Kamber de o atı bırakıp kaldığı yerde o da ölmüştür. Arzu dağa gider at ise Kamber ağasının başına gider başlar orada acı acı kişnemeye başlar. Bu atın sesini duyan Arzu gelin bakar ki at kişneyip durur. “Bu… Kamber’in atının sesi” diye ses gelen yana varır, bakar. Kamber yerde yatıyor. Arzu da dua eder “Allah’ım benim canımı da şuracıkta al, beni Kamberimden ayırma” der. Allah duasını kabul eder ve o da Kamber’e sarılı vaziyette ölür. Arzu’dan hiç haber alamayan nine cadı karı Arzu’yu verdiği köye gider. Ve acı durumu öğrenir… Kamber’in kayıp olduğu yere koşarak gelir bakar ki Arzu ile Kamber orada, kucaklaşmış ölü vaziyette yatıyorlar. Onların bu sevda durumunu hiç kendi içine sindiremeyen cadı karı da Allah’tan o anda ölüm ister ve Arzu ile Kamber’in aralarına yatar. Onunda isteği Allah tarafından kabul edilir, o da oracıkta ölür. “Arzu ile Kamber iki gül ağacı olurlar tam büyüyüp birbirlerine kavuşacakları zaman aradan cadı karının cesedi diken olarak çıkar, onları asla kavuşturmazmış” derlerdi eski atalarımız. Hacca giden hacıların yolu üzerinde imiş bu mezarlar, her yıl hacılar bu çatla dikeni denen cadının dikenini aralarından keserlermiş ama öbür yıl yine büyürmüş… Allah onlara gani gani rahmet eylesin. Masala göre onlar erememiş muradına ama biz yine de çıkalım kerevetine. Eskiden çok dinlediğim bu masalları hatırlarken bana yardımcı olan İstanbul’da ikamet eden kız kardeşim Hafize Sakman’a teşekkür ederek sevgilerimi sunarım. Onun zekâsı benden daha çok yerinde; sağ olsun var olsun canım kardeşim. Saygılarımla…
YUSUF İLE ZÜLEYHAYusuf ile Züleyha hikayesi Yusuf’un rüya görmesiyle başlar. Yusuf rüyasında on bir yıldız, ay ve güneşi görür. Ardından on bir yıldızın, ayın ve güneşin etrafında döndükten sonra yere eğilip kendisine secde ettiklerini görür. Sabah olduğunda Yusuf gördüğü rüyayı babası Yakub’a anlatır. Yakub, Yusuf’a bu rüyayla peygamberlik haberi verildiğini ve kardeşleri dahil hiç kimseye hiçbir şey söylememesi gerektiğini söyler.Bir süre sonra Yusuf’un gördüğü rüyayı kardeşleri öğrenir. Kardeşleri babalarının Yusuf’u daha çok sevmesini kıskanır. Yusuf’u yalancı düş görmekle ve kalp hırsızlığıyla suçlarlar. Yusuf’tan kurtulmak isterler. Bir gün kıra gezmeye gittiklerinde Bir gün kıra gezmeye gittiklerinde Yusuf’un kardeşleri plan yaparlar. Yusuf’u kuyuya atıp babalarına Yusuf’u kurdun yediğini söyleyerek, Yusuf’un kanlı gömleğini verirler.Bir gün sonra Mısır’a mal götüren kervanlar kuyuyu görünce durup kuyudan su çekmek isterler. Birkaç kervancı kuyudan suyu yukarı çektiklerinde bakracın içinde Yusuf’u görürler ve Yusuf’un güzelliğinden çok etkilenirler. O sırada Yusuf’un kardeşleri de Yusuf’a bakmak için kuyunun yanına gelirler. Kardeşleri Yusuf’un kendi köleleri olduğunu söyleyip kervan başına Yusuf’u satarlar. Bu arada Mısır’ın en güzel kızı Züleyha rüya görür. Züleyha rüyasında çöllerin göklerinden gelen ay aydınlığının başının üzerinden geçerken, kendisinin kocaman, parlak, mavi ışıklar saçarak ufuktan doğan çok köşeli yıldıza dönüştüğünü ve çöllerden gelen ayın aydınlığının içinden geçtiğini görür. Daha sonra suret aynasında güzel bir görüntü görür.Bu rüyadan kısa bir süre sonra Züleyha’nın babası Züleyha’ya Mısır azizi Potifar’ın talip olduğunu söyler. Bunun üzerine Züleyha Potifar’ı görmek ister. Züleyha Potifar’ı gördüğünde onu rüyasında gördüğü güzellik zanneder ve Potifar ile evlenir. Ancak fazla zaman geçmeden yanıldığını anlar. Buna rağmen evliliğe devam eder. Bu sırada Yusuf’u satın alan kervan Mısır’a varır. Yusuf’u köle pazarında satılığa çıkarırlar. Potifar Züleyha’ya köle almak istediği için açık artırmaya katılır ve Yusuf’u satın alır. Ardından Yusuf’u Züleyha’ya gösterir. Züleyha Yusuf’un çok güzel bir çocuk olduğunu söyleyip ona iyi bakar ve büyütür. Rüyasında gördüğü güzelin o olduğunu hatırlamaz. Yusuf artık büyür ve Züleyha Yusuf’u hatırlar. Züleyha öyle hale gelir ki ona her şey Yusuf’u hatırlatır. Yusuf’un kendisini görmesi için elinden gelen her şeyi yapar.Züleyha’nın Yusuf’a olan aşkı Mısırlı kadınların diline düşer. Züleyha ayıplanır ve kınanır. Züleyha bunu öğrenince Yusuf’u Mısırlı kadınlara göstermeye karar verir ve ziyafet vereceğini duyurarak bütün kadınların gelmesini sağlar. Ziyafette kadınların önüne portakal konur. Kadınlar portakal soyarken Yusuf içeri girer ve Yusuf’u gördükleri an ellerini keserler. Kadınlar Yusuf’a hayretle bakıp bu bir insan olamaz, bu bir melek diye mırıldanırlar ve Züleyha’ya haklı olduğunu söylerler.Züleyha bir gün sudan bir nedenle Yusuf’u odasına çağırır. Yusuf’a helsene diye seslenir. Yusuf şaşırır. Züleyha birkaç kez yine gelsene gelsene diye seslenir. Yusuf bunun üzerine “ Rabbim bana istememeyi isteyebilmeyi nasip et” diye dua eder. Yusuf bu duayı ederken Züleyha Yusuf’un üzerine doğru koşar. Züleyha Yusuf’un gömleğini tam arkadan yakalar ve Yusuf’un gömleği yırtılır. O sırada kapı açılır ve kapını önünde birkaç adamıyla birlikte Potifar vardır. Potifar bu duruma çok sinirlenir. Potifar Yusuf’un suçlu olduğunu düşünürken orada bulunan ak sakallı bilge görünüşlü biri oraya gelerek: “Gömleğin yırtığı öndeyse Züleyha suçsuzdur yok eğer gömleğin yırtığı arkadaysa Yusuf suçsuzdur.” der. Bunun üzerine Yusuf’un gömleğine bakılır ve Yusuf’un gömleği arkadan yırtıldığı görülür. Gömlek arkadan yırtıldığı için Yusuf suçsuzdur. Potifar Mısır’ın geleceği için kendi varlığının gerekliliğini ve bu olayın gizlenmesi gerektiğini düşünür. Bu nedenden dolayı Yusuf’u zindana atar.Firavunun ekmekçisiyle, şerbetçisi de Yusuf ile aynı zindandadır. Yusuf daha önce görmüş olduğun rüyayı zindanda bir kez daha görür. Yusuf daha önceki rüyasında on bir yıldız, güneş ve ay vardı. Yusuf’un bu rüyasına mavi, kocaman bir yıldız katılır. Güneş, ay ve on iki yıldız birer birer Yusuf’un önünde secde ederler. Ardından Yusuf’a rüya yorumu verilir ve Yusuf zindanda gördüğü rüyayı yorumlar. Yusuf’a zindanda rüya yorumu verildikten sonra bir sabah Firavun’ın ekmekçisiyle şerbetçisi Yusuf’un yanına gelerek Yusuf’a rüya gördüklerini söylerler. Yusuf’a gördükleri rüyayı anlatırlar ve Yusuf’tan rüyalarını yorumlamasını isterler. Yusuf rüyaları yorumlar ve kısa bir sürer sonra Yusuf’un yorumları gerçekleşir. Şerbetçi affedilip zindandan çıkarılır, ekmekçi asılır. Şerbetçi Yusuf’a veda etmeye geldiği zaman, Yusuf şerbetçiye efendinin (Firavunun) yanında beni an der. Ama şerbetçi Yusuf’un bu isteğini unutur. Ta ki yedi yıl sonra Firavun rüya görene kadar. Firavun rüyasında yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini görür. Sonra yedi dolgun başak ardından yedi kurumuş başak görür. Firavun hemen müneccimleri, kahinleri,rüya tabircilerini yanına çağırır. Rüyayı anlatır ve yorumlamalarını ister. Hiçbiri bu rüyayı yorumlayamaz. O sırada şerbetçinin aklına Yusuf gelir ve Firavuna söyler. Firavun da şerbetçiye hemen Yusuf’a gitmesini emreder. Bunun üzerine şerbetçi Yusuf’un yanına gider. Yusuf’a Firavunun rüyasını anlatır ve Yusuf’tan yorumlamasını ister. Yusuf Mısırda yedi yıl bolluktan sonra yedi yıl kıtlığın olacağını söyler. Ardından ilk yedi yılda ekinlerin ihtiyaç olduğu kadarı tüketildikten sonra kalanının saklanıp, ikinci yedi yıldaki kıtlıkta tüketilmesini söyler. Bunun üzerine şerbetçi hemen Firavunun yanına dönerek Yusuf’un söylediklerini anlatır. Firavun işte bu benim rüyam diyerek Yusuf’u görmek istediğini söyler. Şerbetçi tekrar zindana Yusuf'un yanına gider ve Yusuf’u zindandan çıkartıp, Firavuna getirir. Firavun Yusuf’un zindana atılmasında payı olan herkesi saraya çağırır. Bir tek Potifar gelemez ölmüştür, Mısırlı kadınlar gelir. Firavun kadınlara neden ellerinizi kestiniz diye sorar ve devan eder yoksa Yusuf mu size kötü niyet besledi der. Kadınlar o masumdur, onu isteyen bizdik diye cevap verirler. Firavun adamların Züleyha’yı getirmelerini ister Züleyha gelir ve Firavun “Züleyha’ya bize bir şey söylemeyecek misin ?” diye söyler. Firavun soruyu birkaç kez tekrarlar. Züleyha “ Yusuf masum, onu isteyen bendim.” der. Böylece Yusuf’un suçsuzluğu kesinleşmiş olur. Daha sonra Firavun Yusuf’u Mısır’a aziz yapar ve Züleyha ile evlendirir.
Aşk geldi...
Akan kanım aşk oldu damarlarımda ve kapladı bedenimi...
İlkin boşalttı beni benden ve dost ile doldurdu sonra her şeyimi...
Dost şöyle kapladı ki bütün zerrelerimi, şimdi yalnızca bir ad kaldı benden bana; gerisi hep o oldu...

Aşk konusunda kim ne söylerse söylesin, en doğru ve en kâmil sözü henüz söyleyememiş olur. Neden mi? Aşk konusundaki en doğru söz, onun hiçbir söze sığmadığıdır da ondan.
Bu yüzden hiç kimse onu tam manasıyla anlayamaz ve anlayamayacaktır. Her kim bu uğurda varlığını yok etse, bu gerçek değişmeyecektir. Klasik şairlerin her konuyu kolayca anlattıklarını, ama sıra aşka gelince kalemin dilinin dilim dilim yarıldığını söylemeleri boşuna değildir. Her âşık ki aşka dair söylediği her şeyin daha sonra yanlış ve eksik olduğunu görmekle kendinden utanmıştır; bu gerçeği bilir. Bu yüzden, gökkubbenin altında aşkın yüzlerce ve belki binlerce tanımının yapılmış olması, bize yüzlerce ve belki binlerce çeşit aşkın var olduğunu hatırlatır. Ve bir de onu en iyi anlayanların, gönüllerini aşka rehin verenler olduğu gerçeğini... Mevlana bunların en ulularından biridir. Mesnevi’sinde olsun, Divan–ı Kebir’inde yahut diğer eserlerinde olsun, sözünün merkezinde daima aşk bulunur. Sözü şiir formatında söylemiş olması, yani gönül dilini kullanmış olması da bu konudaki başarısını artırmıştır şüphesiz. İşte Divan–ı Kebir’den bir yek–âhenk gazel tercümesi:
“Haydi ey âb–ı hayatım olan aşk! Bir nağmeye başla da beni şevkle heyecanla değirmen taşı gibi döndür.
İnsaf et ey kişi! Bir saman çöpü bile rüzgâr etkisi olmadan hareket etmezken, dünya nasıl olur da etki eden bulunmadan kendi kendine döner?!..
Dünyanın her cüzü, her parçası âşıktır aslında. (Her atomun içine bir aşk ateşi düşmüştür de döner durur)
Her parçası bir buluşma sarhoşudur varlığın. Fakat onlar sırlarını sana söylemezler. Çünki sır layık olandan başkasına söylenmez.
Eğer şu gökyüzü âşık olmasaydı, göğsü gönlü böyle saf ve lekesiz olur muydu? Eğer güneş de âşık olmasaydı onun yüzünde bu parıltı, bu ışık bulunur muydu? Yeryüzü ve dağ âşık olmasalardı her ikisinin de gönlünde bir ot bile bitmezdi.
Eğer deniz aşktan habersiz olsaydı böyle dalgalanabilir miydi, çırpınıp durur, coşar köpürür müydü?
Ey insan, sen de âşık ol, aşkı tanı. Vefalı ol da vefa bul!” (Şefik Can, Divan–ı Kebir: Seçmeler,III,406)

Mevlana hazretlerinin bu gazelde anlattığına benzer bir ifadesi de Mesnevi’de vardır. Der ki: “Gökyüzü kadınını beslemek için kazanç peşinde koşan erkekler gibi, yeryüzünün etrafında döner durur.
Yeryüzü de o hanımlığı yapar. Cansızlar, bitkiler, hayvanlar gibi çocuklar doğurur onları emzirmek ve beslemek için uğraşır durur. (Mesnevi III, 4409–4410)
Bu beyitleri okuyunca eskilerin “eşyanın ruhu”na ait bir yığın müktesebatını hatırlamamak mümkün değildir. Hani cansız gördüğümüz şeylerin de kainat kitabında bir söz olarak hayat sürdüklerini anlatan o derin mânâlar. Ne yazık ki materyalist eğitim sistemi içinde yoğrulan nesillerimize şimdilerde eşyanın ruhundan bahsetmek, onların ifadesiyle belki de “kafayı yemek” olarak anlaşılmaktadır. Oysa ayet gayet açıktır: “Kâinatta bulunan her şey Allah’a hamd ve tesbîh eder. Fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız (İsra, 44).”

Eserin müessiri, yaratılanın yaradanı tesbihi ancak aşk yüzündendir. Sevmeden adını anma, âşık olmadan sayıklama ve vird edinme yoktur çünki. Gerçek âşık bu süreçte kendini eşyanın ahengine kaptıran ve varlığın sırrını keşfedendir. Bu da onu halden hâle, suretten sûrete geçirtir. Yine Mevlana’nın dediği gibi:
“Âşık yılmaz, yanar, yakılır ve canını sakınmaz. Utanma ve sıkılma da bilmez. Değirmen taşının altındaki buğday gibi o da ezilir, belalara katlanır, sabreder.

Neyi var, neyi yoksa ortaya koyar, (aşk kumarı) oynar, yutulur. Kâr aramaz. Hak’tan aldığı gibi hepsini yine Hakk’a verir.
Hak ona bu varlığı şartsız vermiştir. O cömert kişi de şartsız olarak Hak vergisini yine Hakk’a bağışlar.
Çünki fütüvvet (yiğitlik) şartsız vermektir, bağışlamaktır. Her şeyi verip arınmaktır; her kuralın önüne geçmektir.
Çünki yiğitler ya üstünlük arar ya kurtuluş. Varlıktan, benlikten temizlenenler, kurtulanlar ise halis kurbanlardır.
Onlar ne Cenab–ı Hakk’ı imtihana kalkışır, ne de kâr ve ziyan hesabında olurlar.
Aşk derdine hiçbir yâr, hiçbir dost yoktur. Âşıkın bu maddi dünyada bir tek mahremi bile bulunamaz.
Âşıktan daha deli ve divane kimse yoktur. Akıl onun sevdasına karşı kördür, sağırdır.
Çünki âşığın deliliği herkesin bildiği delilik değildir. Tıp bilgisinde aşk derdinin devası yoktur.

Ey aşk yoluna düşen kişi, yüzünü kendine çevir, kendi yüzüne bak. Ey âşık, sana âşık olan ancak sensin, senden başkası değil.(Mesnevi)
İskender Pala
KEREM İLE ASLIİranın çok meşhur beldesi İsfahan’da adil, iyi yürekli bir padişah yaşardı. Çok zengin, rahat yaşayan ama bir türlü evlat saadetini tadamayan bir padişahtı. Ne tesadüftür ki emrinde çalışan bir Keşiş de aynı özlemi duymakda idi. Padişahın aklına bu keşiş gelince, padişahın derdine ortak olması için onu emretti. Ve uzun uzun sohbet ettiler. Keşiş padişaha “eğer bir saray yaptırır içini bahçesini süslerseniz bütün zamanınızı burada geçirir acınızı unutursunuz” deyince, padişah kısa bir sürede bu planı gerçekleştirdi. Bir gün Keşişin karısı ve hanım sultan saraydaki eğlenceyi ziyarete giderken karşılarına nur yüzlü bir ihtiyar çıkar, hanım sultana bir elma, Keşiş’in karısana bir ayva fidesi verir. Ve bunları ekmelerini ister. Hanım sultan da, Keşiş’in karısı da fidanlara kendi elleri ile bakar, büyütürler. Ancak iki ağaç da büyüdüklerinde meyve vermezler. Hanım sultan birgün rüyasında yine o nur yüzlü ihtiyarı görür. Ve bu çocuk dileği için yalvarır. Yaşlı adam ona ağacın elma verdiğini, bu dileği için bu meyveyi yemesini söyler. Hanım sultan Keşiş’in karısına haber verir ve ağaçlarının yanlarına giderler. Hanım sultanın elma ağacı bir elma vermiştir. Ancak Keşiş’in karısının ağacında meyve yoktur. Hanım sultan elmasını ortadan ikiye böler ve yarısını Keşiş’in karısına verir. Buna karşılık çocukları olduğunda birinin kızı diğerinin oğlu ile evlenecek diye söz verdiler. Ve daha sonra ikisi de hamile kaldı. Padişahın oğlu, Keşiş’in bir kızı olur. Kızın adı “Kara Sultan” Oğlanın adı “Ahmet Mirza Bey” olur. Fakat ters giden bir şeyler olur. Keşiş bey birgün uyurken izmeye dalar ve “Bu kadar güzel bir kızı nden padişahın oğluna vereyimki?” diye söylenir. Ve bu fikrini karısına açıklar. Karısı ise “Ama Beyim biz hamile kalmadan önce çocuklarımızı birbirleri ile evlendireceğinimize yemin ettik” dedi. Keşiş bunun üzerine etrafa kızının öldüğü haberlerini yayar. Bu haber padişahın kulağına gidince padişah Keşiş’i huzuruna çağırır. Padişah: “Keşiş bu söylenenler doğru mu?” Keşiş çaresiz ifadesi vererek; Maalesef doğru kızım öldü diyerek padişahı kandırır. Daha sonra da kızını ve eşini alan Keşiş, Isfahan’a 3 gün uzaklıktaki “Zengi” köyüne yerleşirler. Bu zamanda da padişahın oğlu Mirza Bey 4 yaşına girmiş, mektebe başlamıştı. Yanında da Sofi adında çok zeki bir arkadaşı vardı. Seneler sonra Sofi ve Mirza Bey 12–13 yaşlarına basmışlardı. Sofi Mirza Bey’e bir teklifte bulunmuştu; “Bak Mirza Bey baban çok zengin, serveti dünyayı alır! Ama bizde birdaha Genç olmayacağız, genç olduk, hadi gel avavlayalım” dedi. Mirza Bey Sofi’nin bu sözleri üzerine avlanmaya, yiğitliğe talim etmeye gittiler. Mirza bey bir gece rüyasında “Kara Sultan”ın elinden şerbet içtiğini görür. Kalbi ve yüreği cehennem gibiydi. Daha sonra büyük bir heyecanla uyandı. Yalnız kimin elindne şerbet içtiğini bilmiyordu. Fakat kızın siması aklında kalmıştı. Bir sabah Mirza Bey babasından izin alarak sofi ile birlikte “Zengi” köyüne gezmeye gittiler. Orada Keşiş’in evine misafir oldular, ikramlar yediler. Artık mirza Bey hep o taraflara av yapmaya gidiyordu. Birgün kolunda şahini ile yine gelmişti. O gün sarayın camının yanında gergef yapan bir kız gördü. Yanına yaklaştğı, dikkatlice baktıktan sonra bu kızın rüyasında gördüğü kız olduğunu anlayınca yanına yaklaştı ve: Başı yastık göre mi? Gözü dilber görenin? Gözüne uyku girer mi? Zülfüne berdar olanın? Mirza Bey bunları söyledikten sonra kızı kendine doğru çekti, kızı öptü ve: “Söyle güzel kız sen hangi bahçenin sümbülüsün?” Deyince kız: “Isfahanlı babam keşiş idi. Kerem eyle bırak beni! Babam görmesin! Delikanlı: “Aslı nedir? Salıvereyim! Kız: “Kerem eyle bırak beni! Ddikten sonra Mirza beyin aklına bir şey geldi. Benim adım Kerem, senin adın Aslı olacak bundan böyle birbirimizi böyle çağıracağı! Bunun üzerine keşişin kızı Kerem’e bakarak: “Kabul ediyorum” dedi. Keremde kızı bıraktı. Daha sonra Aslının işlediği gergefin üzerinde bulunan oyalı tülbenti aldı. Ve sofiyi bularak beraber Isfahan’a döndüler. Eve geldiğinde babası Keremi bitkin gördü ve ona ne olduğunu sordu, fakat Kerem’in ağzından tek laf bile alamadı. Padişah birkaç gün sonra Kerem’i tekrar çağırdı ve ona sordu. Kerem’de babasında bir saz istedi. Derdini böyle anlatacaktı. Babası sazı getirdi. Kerem durumunu anlatan bir türkü çaldı; Keşiş bahçesinde bir güzel gördüm, Aklım başımdan aldı ne çare? Taramış zülfünü, dökmüş yüzüne, Serimi sevdaya çaldı ne çare? Babası oğlunun dediklerinden hiçbirşey anlamamıştı. Oğluna tam olarak anlayamadığını söyleyince, Kerem boynunu bğkerek odadan çıktı. Padişah haftalarca oğlunun derdini anlamak için çare arıyordu ama bulamamıştı. Bunun üzerine padişah birilerini bulup ondan derdini öğrenmesini istedi. Çirkin bir kadın Kerem’i Keşiş’in baheçsinde Aslı’ya bakarken görünce hemen padişaha söyledi. Bunu duyan padişah hemen Keşiş’i yanına çağırıdı ve nedne yalan söylediğini sordu. Keşiş’i kızını vermesi için ikna etti. Bunun üzerine Keşiş padişahtan 5 ay süre istedi. Padişahda “sana 5 ay veririm ama sana yüzük vereceğim, onunla kızını oğluma nişanla dedi. Keşiş bunu kabul etti. Bu nişanlanma olaylarını duayn Sofi hemen Kerem’e haber verdi. Kerem’in günleri sefa ve zevk içinde geçiyordu. Fakat aradan bir süre geçtikten sonra Aslıyı yine özlemeye başladı. Bu durumunu babasına anlattı. Oğlunun bu dert yanışı babasını çok üzmüştü. Padişah Kerem’e: “Oğlum ben Keşiş’e 5 ay izin verdim. Süre bugün doluyor” dedi ve düğün hazırlıklarına başlandı. Keşiş’de 5 ay dolduğu için “Zengi” köyünden kaçmaya karar verdi. O gün Padişah büük bir kafileyi Aslı’yı alamk için Zengi köyüne gönderdi. Orada da birkaç insan topluluğu kafileye doğru geliyordu. Kerem onlara neler olduğunu sordu. Bunu üzerine ihtiyardan şu yanıtı aldı: “Bizim burada bir Keşiş otururdu, onlar gece gittiler. Bizde bir şey olacak herhalde die gidiyoruz” dedi. Kerem ağlamaya başladı. Daha sonra hemen aslı ile buluştukları bahçeye gider ve oradan geçen bir kızı Aslı’ya benzetir ve türkü söylemeye başlar. Onu duyan kız “Ey âşık! Beni kime benzettin?” Kerem cevap verir: “Seni Aslı Han’ıma benzettim” dedi. Bunun üzerine kız Kerem’e: “Aslı Hanımanne ve babasıyla birlikte Hoy’a kaçtılar” dedi. Kerem bu sözün üzerine çok sevindi. Ve bir türkü söyledi. Keşişlerin kaçtığı haberi padişahın kulağına gidince kızdı ve Zengi köyüne geldi. Ama onları bulamadı. Hemen Kerem’in yanına gitti ve “Ey oğlum bu halin ne?” diye sordu. Kerem’i alarak Isfahan’a döndü. Kerem babasına Aslı Han’ın arkasından gitmek istediğini söyledi. Babası da engel olmadı. Arkadaşı Sofi ile yola koyuldular ve Zengi köyüne geldiler. Köyde gezinen bir kıza keşiş’i soru ve Hoy’a gittiklerini öğrendi. Oradan sonra Hoy’a vardılar. Bir kahvedekilere Keşiş’i sordular ve onun birkaç gün önce Suşi’ye gittiklerini öğrendi. Kerem bu şekilde Aslının peşinden gidiyordu. Her gittiği yerde ondan saz çalması isteniyordu. Bu şekilde Suşi’den sonra Gence, Revan, Acuz, Çıldır, Şerki, Kelbe’ye gittiler. Kelbede de aldıkları üzücü haber onların 3 ay önce Kars’a gitmiş olmalarıydı. Daha sonra Kars’a vardılar ve Keşiş’i sordular. Kahvedekiler ondan bir şarkı söylemesini istedi. Ve bunun sonucunda onların Oltu’ya gittiklerini öğrendiler. Oltudan sonra: Narmana, Beyazıt ve Beyat’a gittiğini öğrendi. Beyat’dan aldıkları haberde onların 4 Gün önce Van’a gitmeleriydi İkisi birlikte Van’a giderken yolda 40 haramiler ile karşılaştılar. Haramiler onları aramka istedi. Kerem de “Ağalar ben Acem Şah’ın oğluyum, şimdi gurbete düştüm rica etsemde sılaya gitsem?” dedi. Haramiler ona “Ey âşık Allah selamet etsin diyerek yol vermeden önce türkü istediler. Türküyü duyanlar “aferin” dedi, Kerem’de Keşiş’i sordu ve türkü karşılığında Tiflis’e gittiklerini öğrendi ve yola koyuldu. Tiflis’e geldiler ve kahvedekilerden türkü karşılığında Ahlât’a gittiğiklerini öğrendi. Bu şekilde Nemrut dağını geçerek Ahlât’a geldiler. Oradan Velhasıl dağı, Muş ovası, Muş, Çanlı kiliseyi gezdiler ve aradılar. Çanlı Kiliseden gelin kızlar çıkıyordu. Kerem o kızı Aslı’ya benzetti. Ve yine türkü söyledi, saz çaldı. Sonra oradan Malazgirt’i öğrendi. Karşılarına Murat ırmağı çıktı. Irmak çok delicoş akıyordu. Kerem’in türküsü ile yavaşladı ve geçtiler. Oradan Malazgirt’e geldiler. Kahvede saz çalanlar vadı. Beraber saz çaldılar. Kerem’i çok alkışladılar. Neyse oradan Pasin ovası, Uzun Ahmed, Hasan Kalesi, Çoban köprüsünü gezdiler. Orada dalgacı bir adam vardı. “Ben Keşiş’im” diye dalga geçiyordu. Kerem’i görünce bu dalgacı bir tabuta girdi. Kerem’e adam öldü, namazını kılalım diye şaka yaptılar. Kerem adamın öldüğüne inandı. Aslında şaka idi. Namazdan sonra şaka olduğunu söylemek için tabudu açtılar ve adamı ölü buldular. Cenab-ı Hak dalgasının cezasını vermişti. Neyse Kerem ve Sofi yollarına devam ettiler. Gümüşlü Kümbet, Hadım Pınar geçildi. Orada Kerem giysi yıkayan kızlar gördü ve Aslı’dan kalan tülbenti çıkartarak yıkaması için onlara verdi. Daha sonra da Laleli Dağına çıktılar. Hava çok bozmuştu. Fırtınalar koptu 3 gün 3 gece orada kaldılar. Üçüncü gecede nur yüzlü bir adam geldi. Ve onları atının arkasına alarak onları bir çırpıda Erzurum’a götürdü. Meğer o adam Hızır Aleyhisselam imiş. Orada bir konakta kaldılar. İkramlar gördüler. Kerem sazı eline alarak türkü söyledi. Sonra ağlamaya başladı. Sofi’ye neden ağladığını sordular. Sofi anlattı. Sabaha Yola çıktılar. Gezerlerken bir hamam gördüler. Cafer Ağa hamamı imiş. Oradan çıkan kadınların arasında Aslı’yı gördü ve hemen türkü söylemey başladı. Bunu duyan Aslı Kerem’i gördü ve Hemen eve koştu anasına haber verdi. Anası Keşiş’e haber verince yola çıktılar. Kerem ağlamaya başladı. Sonra sokaktaki çocuklara Keşiş’i sordular ve Mancunlar mahallesine giderlerken yol 3’e ayrıldı. Ortadan girdiler. Günlerce yol gittiler. Eşen Kalesine vardılar. Khevde oturdular. Oradan sonra Vabrik, Tercan, Çinci beli, Erzincan aşıldı. Kerem Erzincan’lılardan Keşiş’in Sarılar’a gittiğini öğrendi. Yolları bir geldi. Nuh Aleyhisselam’ın Nuh gemisinin oturduğu yere geldiler. Yerde bir kuru kafa gören Kerem kuru kafa ile konuşmaya başladı. Sofi şaşkınca Kerem’i izliyordu. Neyse sonra Eşkat’a vardılar, Engürü’ye gittiler. Kerem bir mezarlıkda ağlayan kız gördü. Kızla konuştu. Ölenin sevgilisi olduğunu anladı. Yola koyuldular. Kahveye geldi. Türkü söyledi. Sonra Ayaş’a gittiler. Yol viran olmuştu. Kerem viran olmuş yolla söyleşti. Sofi adeta olanlara şaşıyordu. Ayaşlılar Keşiş’in Zile’ye gittiğini söyledi. Tekrar yollara düştüler... Yeniden yollara düştükten sonra Kızılırmak’a vardılar. Nehir delicoş akıyordu. Ama Kerem’in türküsü ile duruldu. Onlarda geçtiler. Zile’ye vardılar. Hanın sahibi onları içeri almadı gitti. Onlarda kapıyı kırdı. Kapıyı yakarak ısındılar. Sonra Sivas’a gittiler. Oradan da doğruca Kayseri’ye vardılar. Kerem bir cenaze gördü ve türkü söyledi. Bunu Duyan imam Kerem’e çok kızdı. Neyse onlarda oradan Keşiş’in kaldığı eve geldiler. Aslı bahçede geziyordu. Kerem hemen yanına gitti. Kendini tanıtmadı ve “ben dişçi kadına gelmiştim dedi” Aslı onu içeri aldı. Anasına söyledi ve Kerem Aslı’nın dizine yatarak ağzını açtı. Anası sordu “Hangi dişin?” Kerem gösterdi fakat o diş değildi. Öyle böyle bütün dişlerini çektirdi. Ağzı kan dolmuştuç Cebinden Aslı’dan kalan eşarbı çıkartarak ağzına tuttu. Tülbenti tanıyan Aslı “Bu Kerem!” dire bağırdı. Anası hemen Keşiş’e haber vermeye gitti. Kerem o an hemen türkü söylemeye başladı ve sazdan başını kaldırınca Aslı’nın onu dinlediğini gördü. Aslı onu hemen dışarı çıkartmaya çalışırken Kerem’in ayağı kapıya sıkıştı ve kanamaya başladı. O sırada Kerem Tanrıya “Ey rabbim şu kızı bana âşık et” dedi. Tam o sırada isteği kabul olundu. Aslı kapıyı açıp hemen Kerem’e sarıldı. Aslı Kerem’e: “Hadi git buradan babam gelirse seni öldürdür, gece gel, beni al!” Kerem oradan çıkıp kahveye gider. Gece olunca Aslının evine gider. Saz çalmaya başlar. Babası onu duyar ve yanında ki adamlarla Kerem’i yakalamak isterler. Kerem kaçıp gizlernir. Sonra tekrar pencereye çıkar. Tekrar çağırırken onu tutuklarlar. Hapse atarlar. Kerem’in aklı başından gitti. Dili tutuldu. Kadıyı, müftüyü çağırdılar. “Baksanıza Keşiş’in evine bir adam girmiş, öldürelim mi?” Müftü izin vermedi. Sonra Kerem’in dili açıldı. Türkü söylemeye başladı. Kerem’in dilinin açıldığını beye haber verirler. Bey Kerem’i yanına çağırır. Kerem başlar türkü söylemeye. Bey kızmaya başlar. Kerem onu dinlemeden tekrar söyler. Bey yine kızar. Amire dönüp idam fetvasını ister. Hâkim izin veremem, bunların aslı var dedi ve yerinden kalkıp Harem’ine geçti. Meğer beyin Hasene adında kız kardeşi varmış. Beyin halini görünce halini sordu. O da Kerem’i öldürmesini istedi. Karşılığında 15 kese altın verecekti. Çünkü kadı, müftü öldürülmesine izin vermiyordu. Hasene bunu kabul etti. O sırada da Kadı Kerem’ döndü. “Bak oğlum buradan kaç sana zulm edip öldürecekler” Kerem bu sözleri duymadı bile ve saz çalmaya başladı. Hâkim Kerem’e sordu: “Oğlum senin bu kızla alakan var mı? Nişanlı mısınız?” dedi. Eğer nişanlı değilseniz 2 şahit bul seni şu Aslı ile nişanlayalım” dedi. Kerem hemen Sofi’yi çağırdı. Hâkim mesele’yi sofi’ye sordu. Sofi’de anlattı. O sıralarda da Hasene Hanım 40 tane gülcülerden kız alıp her birine kıyafet giydirdi. Sonra onları büyük bir bahçeye soktu. Ve Kerem’i çağırdı. Kerem içlerinden Aslı’yı görünce gözünü ondan ayırmadı. Zaten başka bir kıza baksaydı, Hasene Hanım onu öldürecekti. Kerem gözünü ondan ayırmayınca o da Kerem’in gerçekten Hak aşığı olduğunu anladı. Hasene Hanım bu aşkı anlayınca Aslı’yı ondan sakladılar. Hasene Hanım Kerem’den türkü söylemesini istedi. Kerem hep Aslı’ya hitap eden türküler söylüyordu. Hasene Hanım kızdı ve kendisine hitap eden bir türkü söylemesini istedi. Kerem yine Aslı’ya söyledi. Bu sefer Hasene Hanım sordu: “Kerem ben ne derim, sen ne dersin? Sana hemen Aslı’yı alıvereyim” dedi. Kerem: “Ya Rab, sana şükürler olsun” dedi. Hasene hanım bu türkülerden onun gerçek bir âşık olduğunu anladı. Ve: “Senin gerçekten âşık olduğunun isbatı var mı?” dedi. Kerem’de: “Bak ben bir türkü söyleyeyim, eğer Aslı’nın her yönünden söz etmezsem beni öldür” dedi. Ve türküsüne başladı: Bir hali diyor merde mert cengi Bir hali dövüyor cümle frengi Bir hali bozulmaz hiç onun rengi Bir şulesi halka yetişir... Hasene Hanım baktı ki bu türkü tam Aslı’yı anlatır, hemen herşeyi beye anlatır: “Bu kızı Kerem’e verelim, eğer vermezsek, Kerem’in ahı bizi yakar” Bey bu sözleri duyunca hemen Keşiş’in yanına gider ve: “Kızını Kerem’e ver, eğer vermezsen seni öldürürüm” dedi. Bu olanları Keşiş karısına anlattı. Ve o gece Kayseri’den kaçtılar. Sabah onları bulamadılar. Bir kişi onların Tekke’ye doğru gittiğini söyledi. Kerem çok üzüldü ve beyin ayağına kapanarak; “Aman beyim ben böyle olacağını bilirdim. Allahaısmarladık” diyerek yola koyuldular. Tekke’ye ulaştılar. Oradan Karapınar’a geçtiler. Sonra Haleb yoluna düştüler. Keşiş’de Haleb’de ermeni evine girdi. Halebli ermeni onun başka biri olduğunu anladı. Ermeni Keşiş’e burad ne aradığını sordu. Keşiş başından geçen herşeyi anlattı. Halebli Ermeni de: “O halde Kerem buraya gelmeden kızını evlendir” Bu sırada da Aslı Han babasına feryad ediyordu. Kerem ve Sofi’de Haleb’e geldiler. Burada Kerem hanın sahibi Külhan Beyine başından geçenleri anlattı. Külhanbeyi Kerem’i Aslı’ya alacağına söz verdi. Bir koca karı tuttu. Onu Aslı Han’ın yanına gönderdi. Koca karı Aslı Han’a: “Kerem’in yanına gitmek ister misin?” deyince Aslı hemen kalktı. Külhanbey’de Kerem’e haber verdi. Koca Karı’da Aslı Han’a: “Git anandan Haleb’i gezeceğiz diye izin al” dedi. Anası da “tamam ama sakın geç kalma” dedi. Sonra Külhanbeyi Kerem’i Aslı ile buluşacağı Kümbet’e götürdü. Orada Kerem’i gören Haleb paşası onu zindana attırdı. Kerem’i zindan’a türkü söylerken duyan paşa ona kendini tanıttı ve Aslı Han’a şu anda düğün yapıldığını söyledi. Kerem’de: “Bana güzel bir at, silah ve hizmetkâr ver Aslı kiliseden çıkarken beni görsün” dedi. Paşa isteklerini yaptı. Ertesi gün Kerem kilisenin oraya gitti. Paşa arkadan adamlar gönderdi. Kerem Aslı’yı görünce türkü söylemeye başladı. Onu gören Aslı hemen yolunu değiştirdi. Sonra adamlar kızı hemen örtüp konağa getirdiler. Keşiş’in dostları Keşiş’e haber verince Kerem’den kurtuluş olmadığını anladı. Keşiş’in aklına bir fikir geldi. Kızını Kerem’e vereceğini, fakat ilk gecelerinin elbisesini kendisi dikeceğini söyledi. Kerem ve Aslı çok sevindi. Keşiş evde sihirli, büyülü bir fistan dikti. Kerem yanına gelince fistanın düğmelerini elleri ile çözecekti. Neyse 40 gün 40 gece düğün yaptılar. Sonra Aslı ile Kerem evlerine gittiler. O gece Kerem namazını kıldıktan sonra Aslı fistanını giydi ve Kerem’in yanına geldi. Kerem’den bu düğmeleri çözmesini istedi. Kerem tam söktü 2 tanesi kaldı ki düğmeler tekrar kapandı. Kerem elleri ile tekrar denedi. Sürekli kapanıyordu düğmeler. Artık uğraşmaktan tan yeri ağarmıştı. Kerem düğmeleri nasıl çözeceğini düşünüyordu. Tekrar denerken en sonunda kocaman bir “Ah” çekti. Ve Kerem’in ağzından çıkan ateş ile birden bire Kerem cayır cayır yanmaya başladı. Külleri yere döküldü. Aslı ağlamaya başladı. Ve hemen annesine haber verdi. Annesi de kızım bu senin sevinecek günündür deyince Aslı annesine Kerem’in küllerini gösterdi. Annesi de çok şaşırdı. Sonra Paşa Aslı Han’ı sorguya çekti. Olayların Keşiş’in yaptığı anlaşıldı. Keşiş öldürüldü. Aslı 40 gün Kerem’in küllerinin başında bekledi. Sonra saçlarını süpürge ederek silerken küllerin içinde kalan ateş ile Aslı’da kül oldu. İkisinin külleri birbirine karıştı. Bunu görenler Paşa’ya haber verdiler. Paşa’da Aslı’nın annesini türlü eziyetlerle öldürdü. Daha sonra ki günde Sofi’ye düğün yaptılar. 40 gün 40 gece düğün oldu. Aslı ve Kerem dünyada kavuşamadılar ama şu an cennete düğünleri olsa gerek...

Salı, Ocak 01, 2008

AŞKIN DİLİ


Yazılma 21 Eylül, 2007 Cuma Comments Off
Hep "aşkın dili olsa da konuşsa" deriz.
İşte bir gün aşk konuşmaya başlamış ve demiş ki:
Ey insanlık hep peşimden koştunuz, bana ulaşmaya çalıştınız. Aslında bana ulaştınız ama hiç fark etmediniz. Benim için ağladığınız zaman bile size hep yalan, belki de şaka gibi geldim. Bana hep yakıştırmalar yaptınız. Size bir hikaye anlatayım. Bir gün küçük bir köpek kuyruğunu yakalamak için hep kendi etrafında dönüp duruyormuş ve büyük köpek dayanamayıp
"ne yapmaya çalışıyorsun?" diye sormuş.
Yavru köpek de,
"bana ancak kuyruğumu yakaladığım zaman mutluluğa ulaşacağımı söylediler. Ben de onun için uğraşıyorum" diye cevap vermiş.
Büyük köpek gülmüş ve
"ben de küçükken senin gibiydim. Hep kendi etrafımda döner, kuyruğumu yakalamaya çalışırdım ama bir gün durdum, düşündüm ve yürümeye karar verdim işte o zaman anladım ki zaten o benim peşimden geliyordu."
İşte şimdi anladınız mı? Aşk; bir köpeğin kuyruğu gibidir ki ona ulaşmak için peşinden koşmanız gerekmez, o zaten her hareketinizde arkanızdan gelir.

ÇOBANIN AŞKI
Yazılma 4 Ekim, 2007 Perşembe Yorum yok »
Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini: - Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki "sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine" dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim…
Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini: - Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki "sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine" dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim… İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti. - Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı. İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu. Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle: - Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim? - Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir. İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah… Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu: - Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah’a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah…" Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı… Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın. Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah… Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri. Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin: - Hünkârım, gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu. Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar: - Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti. - Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi? Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden… Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı. Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle; - Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik. Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar… Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı. Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin. - Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz… Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı. Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle: - Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum. Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip: - Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın? Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak: - A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim…
AŞKA veTERKE DAİR
Yazılma 5 Ekim, 2007 Cuma


Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında…En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişlerinizin sebebi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.Göz yaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak…Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur.Lakin gün gelir anlarsınız içten içe bir şeyin kanadığını…Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya… Şurasından burasından eleştirmeye koyulursunuz: "Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa…"Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız.Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya…" diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirilerin kapısı; açıldıkça bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından.O, sevgisizliğinize yorar bunu. İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür."Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler…Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya,bir kabusa dönüşür birden… Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size… Hoyrattır, bakmaz yüzünüze…Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar, mahkum eder.Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden…"İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için…" dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşayamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz.İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz…"Madem öyle"nin çağı başlar ondan sonra…Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde günah sizden gitmiştir.Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece…Daha özgür olacağınız limanlara demirlersiniz bir süre… Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni. Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini…Gurur duyar onlarla, koynunda besler gözünü oysunlar diye…
Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla… "Bana ne… Kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre. Ama sonra… Ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da bir kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden…
Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz, türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi…Karşı nehrin kıyısından hasret şiirler haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye…Dönüp "Seni hâlâ seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden… Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz… Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu…Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.Sürünür gidersiniz.
Can DÜNDAR
Ömür Boyu Aşk
Cemil Tokpınar
Giriş
Aşk, evrenin muhteşem bir güzellik ve düzen içinde yaratıldığı zamandan beri var oldu. İlk insanla birlikte insanlar arasındaki en renkli, en zevkli, en zengin bir duygu çağlayanıdır aşk.
Sevginin, en yoğun ve en coşkun bir şelâle gibi çağlamasını anlatan aşk, insanları birbirine bağlayan, birbirine yaklaştıran bir sihir, bir efsun âdeta. İnsanları neredeyse gözü kapalı cezbeden bu sırlar yumağı, çok tatlıdır, çok güzeldir, çok şirindir, çok keyif vericidir…
Ancak her aşkın önünde nice tuzaklar, nice zorluklar ve nice engeller vardır. Onları aşmak; yürek, cesaret, akıl, mantık, bilgi, hüner, sabır, azim ve hepsinden önemlisi bir yöntem ister. Bu erdemleri taşımaz ve yöntemini uygulamazsanız, sevdanız yarım, aşkınız sonuçsuz, yuvanız mutsuz olur.
İşte “Ömür Boyu Aşk”, her duygunun örselendiği ve başkalaştığı bir dünyada; sevgiye ve aşka nitelik ve kimlik kazandırmak için vardır.
Sevgi ve aşk, Allah’ın, “tüm yaratıkları seven ve onlar tarafindan çok sevilen” anlamındaki “Vedud” isminin bir tecellisidir, bir yansımasıdır. O, varlıkları sevdi ve sevgiyi yarattı. Sevgi olmasaydı, hayat olmazdı. Çünkü, her şey birbirine yabancılaşır, her şey birbirinden uzaklaşırdı.
Aşkın o kadar çok çeşidi var ki, para aşkından tutun, dünya aşkına, Peygamber aşkından Allah aşkına kadar birçok çeşidi vardır.
Benim işlediğim aşk, evlilikle sağlamlaşan, sürekli bir mutluluğu hedef alan, her türlü engeli aşma azmi taşıyan ve ömür boyu sürecek bir aşk.
Benim kast ettiğim kesinlikle, gelip geçici hevesler, günübirlik zevkler, en küçük bir engelde tükenen sevdalar değil.
Bizim aşkımız, sıradan bir kadın-erkek ilişkisi ya da flört değil. Hedefinde, evlilikle hayatı birleştirme bulunmayan, sonu acı ve gözyaşıyla biten geçici hevesler hiç değil.
Ne yazık ki, flört dönemi, insanların en fazla yalan söylediği, kendisini farklı tanıttığı ve karşısındakini yanlış tanıdığı bir dönemdir. Taraflar hem kendi kusurlarını alabildiğince gizlemeye çalışır, hem de sevdiğinin kusurlarını görmez. Muhatabını üzmemek için hoşlanmadığı şeylerden hoşlanmış gözükür. Sevdiğinin her eksik ve kusurunu te’vil eder, onlara iyi yorumlar getirir. Taraflar sanki yüzlerine birer maske takınmışlar, gerçek yüzlerini gizleyip, karşısındakinin hoşlanacağını sandığı bir kişilik sergilemişlerdir.
Evlenince bu maskeler çıkar. Amaç sevdiğine kavuşmak olduğu için artık amaca ulaşılmış, zahmete katlanmaya gerek kalmamıştır. Taraflar gerçek kişiliklerini sergilemeye başlar.
Sevenlerin odaklandığı nokta cismanî güzellik ise, sonuç daha da vahimdir. Çünkü, aşkın yöneleceği asıl adres; cisim değil, kalp ve ruhtur. Asıl cazibe ve güzellik, duygusallıkta ve ruhsallıktadır. Sevgiyi nefis adına cisme yöneltenin, arzusunun aksiyle tokat yemesi normaldir. Bu yüzden asıl güzelliği keşfedemeyenlerin evlilikleri her geçen gün sıradanlaşır ve mutsuzlukla sonuçlanır. Gerçi böyle bir evliliği kurtarmak da imkânsız değildir. Zaten benim “Ömür Boyu Aşk”taki çabam da buna yöneliktir.
Cemil Tokpınar
Ailede Kriz Yönetimi
Aile içindeki huzuru sarsan faktörlerden birisi, “parasal yetersizlikler"dir. Ev ihtiyaçlarının karşılanmasından eşinizin isteklerini yerine getirmeye, çocukların eğitiminden sizin moralinize kadar birçok konuda paranın etkili olduğu inkâr edilemez.
İşinde başarısız olan bir erkeğin zihni bir dizi sorunla doludur. Evdeki ilişkileri de bu sorunlardan olumsuz bir şekilde etkilenir. Özellikle ekonomik kriz dönemlerinde huzursuzluk artar.
Kronik geçim sıkıntısı durumunda ailenin tüm fertleri birbirlerini hem moralman, hem davranışlarıyla desteklemelidir. Maalesef, bazı aile fertleri bu duyarlılığı göstermeyebiliyor. Belki de yıllarca süren sıkıntılardan dolayı sabırları tükeniyor, birbirlerini üzmeye başlıyorlar.
Bilhassa son bir yıldır ülkemizi etkisi altına alan "ekonomik kriz", hâli vakti yerinde olan aileleri bile alışık olmadıkları bir sorunla tanıştırdı. Artık zengin olanlar dahi, "Nasıl geçineceğiz?" sorusunu sormaya başladı.
İster senelerdir aile içinde ekonomik kriz yaşıyor olun, ister son bir yıldır sıkıntı çekmeye başlayın, mutlaka bir "kriz yönetimi" oluşturun. Bunun kurallarını ve yükümlülüklerini belirleyin.
Kriz Yönetimi Nasıl Oluşturulur?
Eğer bugüne kadar hâlâ yapmadıysanız, okula gitmeyen çocukların dışındaki tüm aile fertleriyle bir toplantı yapın. Bu toplantıda, krizi tüm boyutlarıyla ve olumsuz yanlarıyla ele alarak, aile ekonomisine yaptığı etkiyi gözler önüne serin. Söz gelişi, "Bir yıl önceye göre, gelirimiz yarıya düştü. Daha çok çalışmamız ve daha az harcamamız gerekiyor. Bu konuda hepinizin desteğini istiyorum. İnşaallah hepimizin gayretiyle ailemiz bu krizden yara almadan kurtulacak" deyin.
Bu toplantıda tek tek alacağınız tedbirleri görüşün. Konuşmaya yeni başlayan çocuktan aile reisine kadar hepinizin yapabileceği şeyler var. Siz dua ederken minik çocuğunuzun elini açıp "âmin" demesini küçümsemeyin. Eşinizin ve çocuklarınızın yapabileceği küçük katkıların ve tasarrufların büyük bir birikim oluşturacağını hiç aklınızdan çıkarmayın.
Bu toplantıda, gelirinizi nasıl arttırıp giderlerinizi ne şekilde kısacağınızı tüm ayrıntılarıyla görüşün. İşte size ufuk açabilecek bazı öneriler:
1. Sürekli ve ihlâsla dua edin:
Kronik geçim sıkıntısından veya geçici krizlerden kurtulmak için ilk çözüm önerimiz, “dua etmek”tir.
Dua, kulluğun büyük bir sırrıdır. Rabbimiz, Kur’an’da meâlen, “De ki: Duanız olmazsa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?” buyuruyor. Bir başka ayette de meâlen, “Dua edin, cevap vereyim” diyor.
Madem her şeyin dizgini elinde olan, en olmazı olduran Rabbimiz, katında önem kriterini “dua” olarak bildirmiş, ayrıca “İsteyin, vereyim” demiş; eğer arzularımıza kavuşamıyor veya dertlerimizden kurtulamıyorsak, hakkıyla dua etmiyoruz demektir.
Duanın dört başı mamur olabilmesi için, "dua edenin hâlet-i ruhiyesi, duanın muhtevası, duanın vakti ve dua edilen mekân" çok büyük önem taşır.
Yüreğiniz yanarak, ihlâsla, içten ve kabul edileceğini umarak dua edin. Elinizi açtığınızda Rabbiniz sizi dinliyor ve gözyaşınızı görüyor. En yakın dostunuza derdinizi açıyormuş gibi Allah’a yalvarın.
Geçim sıkıntısı çeken bir kimse, öncelikle Vakıa Suresini her akşam okumalıdır. Çünkü Peygamberimiz (a.s.m.), her akşam bu sureyi okuyan kimsenin geçim sıkıntısı çekmeyeceğini belirtmiştir.
Ayrıca borçlardan kurtulmak ve bol rızık için birtakım dualar öğretmiştir. Borçlarına üzülen bir sahabeye şu duayı tavsiye etmiştir.
“Allahümme innî eûzübike mine-l hemmi ve-l hazen ve eûzübike mine-l aczi ve-l kesel ve eûzübike mine-l cübni ve-l buhli ve eûzübike min ğalebeti-d deyni ve kahri-r ricâl.”
Bu güzel duanın anlamı şöyle: “Allah’ım! Tasadan ve üzüntüden Sana sığınırım. Güçsüzlükten ve tembellikten Sana sığınırım. Korkaklıktan ve cimrilikten Sana sığınırım. Borcun altında inlemekten ve alacaklı adamların üzerime gelmesinden Sana sığınırım.”
Yine Hz. Ebu Bekir ve Hz. Aişe (r.a.), borç için Peygamberimizin şu duayı öğrettiğini rivayet ediyorlar:
“Allahümme Fârice-l hemmi, Kâşife-l ğammi, Mücîbe dâveti-l muztarrîn! Rahmaneddünya vel-âhireti ve Rahîmehümâ. Terhamünî, fe’rhamnî rahmeten tuğninî bihâ an rahmeti men sivâk.”
Bu muhteşem duanın anlamı da şu şekilde: “Allah’ım! Sen tasayı sevince çevirir, gam ve kederi giderirsin. Sen çaresizlerin duasına cevap verirsin. Dünyanın ve âhiretin Rahmanı ve Rahîmisin. Sen bana şefkat ve merhamet edersin. Bana öyle bir merhamet et ki, Senden başka hiç kimsenin merhametine muhtaç olmayayım.”
Yine Peygamberimizden bir dua:
“Allahümme Ya Ğaniyyü Ya Hamîd, Ya Mübdiü Ya Muîd, Ya Rahîmü Ya Vedûd! Ekfinî bihelâlike an haramik. Ve ağninî bi fazlike an men sivâk.”
Yani: “Allah’ım! Sen sonsuz zenginlik sahibi, övülmeye en lâyık, her şeyi baştan yaratan ve kıyametten sonra tekrar iâde eden, nihayetsiz merhamet sahibi ve kullarını çok sevip sevilmeye en çok lâyık olansın! Beni haram rızıkla değil helâlle yetindir. Başkasıyla değil, ancak Senin fazlınla zenginleştir.”
Bu ve benzeri duaları ailenizin tüm fertleriyle yapın. Mümkün oldukça çocukların katılmasını ve "âmin" demesini sağlayın. O masumların dahil olduğu dua, harika bir şekilde kabul olacaktır.
2. İsraftan kaçının ve iktisatlı harcayın:
Çekilen geçim sıkıntısının boyutu ne kadar büyük olursa olsun, “iktisat ve kanaat” vazgeçilmez bir düstur olmalıdır. İktisat, elindeki imkânları ancak zarurî ihtiyaçlarına kullanmak; kanaat ise, elindekiyle yetinmek, hırs göstermemektir.
Sakın az da olsa iktisatı küçümsemeyin. Küçük kısıntılar, zamanla büyük bir meblâğa ulaşır.
Gıda, giyim, kira, yol, sağlık, eğitim, ikram, hediye gibi her türlü masrafı kısmanın ayrıca çok mühim bir anlamı vardır. Böyle yapan bir kimse, “Ey Rabbim! Sıkıntıdan kurtulmak için bir taraftan dua ile kapını çalıyorum, diğer taraftan da masraflarımı asgarîye indirdim. Benim elimden gelen budur. Gerisi Sana kalmış. Senin inayet ve ihsanını bekliyorum” demiş olmaktadır.
Hem Allah’tan rızkının bollaşmasını isteyip, hem de savurganlık yapmak tutarsızlıktır.
Rabbimiz, israf edenleri sevmediğini belirtiyor. Allah’ın sevgisi, bizim iktisat etmemize bağlı. Ondan yardım istiyoruz. Allah sevmediğine yardım eder mi?
Peygamberimizin (a.s.m.), “İktisat eden geçim sıkıntısı çekmez” sözü, muhteşem bir gerçektir. Maalesef yeterince farkında değiliz.
"Türkiye için seve seve" çığlıklarına aldırmayın. Hepsi de tüketim çılgınlığını körüklemekten başka bir işe yaramaz. Şimdi yapılması gereken Türkiye için seve seve tüketmek değil, Allah rızası için seve seve üretmek ve tutumlu harcamaktır.
Tutumluluktan neler kazanabileceğinizi görmek istiyorsanız, tepeden tırnağa bütün harcamalarınızı yazın ve daha düşük fiyatla nasıl elde edebileceğinizi araştırın. Ve en önemlisi, zarurî ihtiyaçların dışında hiçbir şeye para vermemeye bakın.
3. Gelirinizi arttırıcı çabalara
girişin:
Krizden sonra bırakın gelirleri arttırmayı, herkes bulunduğu yeri korumak için çırpınıyor. Buna rağmen hem krizden şikâyet edip hem de işini beğenmeyenlere rastlayabiliyoruz. Öncelikle böyle bir zamanda sahip olduğunuz işi bir nimet bilin. Çünkü, işletmeler, dev holdingler gümbür gümbür göçüyor. Milyonlarca insan işini kaybetmiş durumda. Bu durumda az da olsa sürekli bir gelire sahip olmak, gerçekten büyük bir avantaj.
Bununla birlikte yine de gelirinizi arttırabilirsiniz. Eğer iş kendinize aitse, geliştirici çabalara girmeniz mümkün. Eğer memur ve işçiyseniz, fazla mesai, ek ders ve benzeri yollarla gelirinizi arttırmanız gerekir.
Bu arada ailenin eli iş tutan bütün fertleri az da olsa katkıda bulunabilirler. Kriz hepinizi etkilediği için hepinizin göğüslemesi gerekir. Elbette ek bir işin bütün ayrıntılarıyla getirdikleri ve götürdükleri hesaba katılarak karar verilmelidir .
4. Çevrenizden destek alın:
Kriz döneminde mutlaka çevrenizden destek almanız gerekir. Tabiî herkese sıkıntınızı anlatamazsınız. Ama her zaman halden anlayan dost ve akrabanız mutlaka vardır.
Kimi insanlar gereğinden fazla bir istiğna taşırlar. Kimseye minnet etmeden yaşamak, yardım istememek vazgeçmedikleri düsturları olmuştur.
Gerçekten kimseye muhtaç olmadan yaşamak iyidir. Ancak bunu başaramıyorsanız, gereksiz yere kendinizi ve ailenizi üzmeniz yanlıştır. Bazen olur ki, vaktinde almadığınız küçük bir destek, sizi daha sonra büyük yardım arayışlarına itebilir.
Dinimiz yardımlaşmaya büyük önem verir. Dostluk, akrabalık, komşuluk ilişkilerine verilen önem, her zaman ve zeminde, her bakımdan yardımlaşmak, dayanışmak için değil midir?
Bu yüzden yakın çevrenizle yardımlaşın. Bugün zekat ve sadaka alan bir kimse, yarın zekat verecek seviyeye gelebilir. Nitekim İslâm tarihinde öyle dönemler gelmiştir ki, zekat verilecek insan kalmamıştır. Ne yazık ki, Allah’ın helâl kıldığı yardımları kabul etmeyen nice Müslüman, değişik haramlara girerek ahiretini tehlikeye atıyor.
Hem çevrenin desteği sadece parasal değildir. Bir dizi yardım şekli var. Bu krizden birbirimizle yardımlaşarak ve dayanışarak ancak çıkabiliriz.
Kriz Toplantıları Düzenli Aralıklarla Sürdürülebilir
Yazımızın başında önerdiğimiz aile içi kriz toplantıları, düzenli aralıklarla sürekli hâle getirilebilir. Bu şekilde geçmişin değerlendirmesi, uygulamadaki aksaklıkların giderilmesi ve yeni formüller bulunabilir.
Mutlaka deneyin. Müthiş kolaylıklar görecek, harika başarılar elde edeceksiniz. Hatta uygulayıp iyi sonuç aldığınız formülleri çevrenize de tavsiye edin. Onların güzel tedbirleri varsa öğrenin, siz de uygulayın.
Neticede, kriz sizi yıpratmasın, siz onu mağlûp edin. Nasıl olsa bu krizin de bir sonu gelecek ve aldığınız geçici tedbirlerin bir kısmını bırakacaksınız. Elbet bir gün ülkemiz bolluk ve bereket içinde yüzecek.
Ancak iki önemli noktayı unutmayın:
1. Kriz ve bereketsizlik, milletçe hata ve günahlarımızın neticesidir. Şükürsüzlük, israf, hırs ve Allah’a isyan sebebiyle bu belâya maruz kaldık. Çözüm, Allah’a itaat edip şükür, kanaat ve iktisadı öğrenmektedir.
2. Bu kirizin bize öğreteceği güzel alışkanlıklar olacaktır. Daha çok üretmeyi, her zaman tutumlu olmayı ve çevremizi düşünmeyi kalıcı bir alışkanlık hâline getirmeliyiz.
Sevgide Ölçü…


Sevgi
Ayarı çok ince, renk renk, ton ton, biçim biçim, şekil şekil değişen bir duygudur sevgi… Belki uğruna yapılan fedakarlıklarla ölçülebilen, ölçüm kıstaslarını zorlayan bir duygu sevgi…
Renk renk, ton ton, çeşit çeşit dedik ya…
En başta zikredelim Allah sevgisi
Ve sırasıyla….
Resul sevgisi, ana-baba sevgisi, evlat sevgisi, yar sevgisi, arkadaş sevgisi, kardeş sevgisi, vatan sevgisi, bayrak sevgisi, uzadıkça uzayan sevgiler zinciri…
İnsana güzel duygular duyuran her şey sevgi kapsamı içinde değerlendirilir. Bir çiçeği, bir böceği, bir kediyi de sever insan. Bunun adı da sevgidir. Kimi vazgeçilmezdir, teline zarar gelsin istenmez sevginin, kimi de iştahını kabartır adamın. Mesela Patlıcan musakka. Seviyorum ne yapayım. Elimde değil…
Velhasıl insanoğlu sevgisiz yaşayamaz. Kimsenin beğenmediği nefret ettiği bir çok şeyi birileri severek yapar, haz alır yaptığı işten.
Benim burada bir iki cümleyle değineceğim konu ise sevginin kaynağı ve o kaynağa göre renk kazanması olacak.
Her şeyi yoktan var eden Rabbimiz, insanı da var etmiş ve ona sevmesini de öğretmiştir. Bir bütünün parçaları gibi insanı kendisi dışındaki nesnelere karşı çeken bir çekim kuvveti gibidir sevgi. Ya o nesneyi kendisinden bir parça, ya da kendisini o nesnenin bir parçası gibi görür ve bütünleşmek ister. Biraz hassas bir gözle bakıldığında tüm kainatı sarıp sarmalayanında aynı duygu olduğunu görüverir insan. Göklerde ve yerde ne varsa Rabbimizin yoluna isteyerek boyun eğmiş, baş koymuştur. Bu anlamda bütün kainat sanki el ele bir yürüyüş içinde, bir ritmik ahenk içindedir. İnsanoğlu da bu ritmik ahengi yakaladığında iç huzurunu yakalar anca…
Sevilen her şey öncelikle O’nun adına sevilmeli ki, o bütünün bir parçası haline gelinsin. O zaman anlam kazanır uğruna gösterilen fedakarlıklar, verilen canlar… Sevgide nihai nokta en üst limit Allah’a gösterilen sevgidir. O sevginin göstergesi O’nun adına sevmektir. Öyle ki O’nun adına her kimi neyi sevmişsen Allah’ı sevmişsindir.
Yeryüzünde sadece O’na kulluğu kabul etmiş müslüman, bu kulluğunu boyun eğişini sevgiyle gerçekleştirir. Kulluk gönülden olursa kulluktur. Allah’ı merkezine almayan sevgi, sonucunda kişiyi şirke götürür. O ince ayarı Rabbimiz sevgilerin en güzeli olan evlat sevgisini örnek vererek göstermiş kitabında…
63/9 Siz Ey imana ermiş olanlar! Malınızın mülkünüzün veya çocuklarınızın sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasına izin vermeyin: çünkü böyle davranan herkes ziyana uğrayanlardan olur!
9/24 De ki: "Eğer babalarınız oğullarınız kardeşleriniz eşleriniz mensup olduğunuz oymak ya da boy kazanıp (biriktirdiğiniz) mallar kötüye gitmesinden kaygılandığınız ticaret hoşlandığınız konutlar size Allah’tan ve O’nun Elçisi’nden ve O’nun yolunda kavga vermekten daha gönül bağlayıcı geliyorsa bekleyin o zaman Allah iradesini açığa vuruncaya kadar; Ve [bilin ki ] Allah günaha gömülüp gitmiş bir topluluğa asla hidayet etmez".
3/14 Kadınlara çocuklara altın ve gümüş (cinsin)den birikmiş hazinelere soylu atlara sığırlara ve arazilere yönelik dünyevî zevkler insanoğlu için çekici kılınmıştır. Bütün bu zevkler bu dünya hayatında tadılabilir ama hedeflerin en güzeli Allah katında olanıdır.
Vesselam…
Ben o gün o salonda o toplantıda olmamalıydım. O güzel yüzünü, kokunu almamalıydım. Alsam bile aldırmamalıydım baştan çıkaran, insana aşktan başka bir şey hatırlatmayan o kokuya…

Aşkım benim….
Hiçbir suçum yok benim, her şey senin yüzünden oldu…
O gözler bana o kadar anlamlı bakıyordu ki
O eller de aynı nedenle bu kadar sıcaktı biliyorum… Ya o gülüş? Yok, yok ne gülüşü ne de bakışı beni etkileyen sendin . O koca salonda toplantının ortasında beni etkileyen o gözlerdi. Güneş ışığıyla aydınlanmış bir salonun köşesinde sakince oturuyordum, ben oysa… Sevdaların kanatlandığı yüreğimin acısını bu dinginlikle bastırmaya çalışıyordum. Güneşin sıcaklığını değil senin sıcaklığınla ısınıyordum , buram buram senin kokun yayıldı salona. Sonra seni gördüm, güneş bir başkaydı bugün. Acının hükmü silindi, bir garip heyecan sardı yüreğimi. Korku başımı döndürmeye başladı. Sen sen ve sen
Aşkın zamanımıydı şimdi?
Bunca kırılmışlık, gereğinden fazla acı varken yeni bir sevdayı kaldırabilir miydim ki? Zaten hep zamansız gelir ya aşk, bu güneş kandırdı. Benim gibi aşk da gökyüzünün güzelliğine kandı, göç ettiği memleketten geri döndü. Dedim ya her şey senin başının altından çıktı. Ben o gün o kokuyu almasaydım, bunların hiç biri olmayacaktı. Yanına gelip konuşmaya başladığımda, güneş, sıcaklığın ve o güzelim kokun..
Buyurun işte, bir müzik esintisi, o da tamamlandı. Nasıl olmasın insan. Nasıl kaptırmasın kendini. Güneş parıl parıl parlarken, kuşlar bile havalarda uçuşurken , güller şarkı söylüyor. Taş değilim ki ben, buna karşı durayım ? Kim kimi tamamlıyordu acaba, güneş mi bizi yoksa biz mi güneşi? Asıl kahraman o ve bendim tabii, güneş bulutlar kuşlar bizi izliyordu… Şimdi böyle bulutlar üzerinde gezmemin de, suratımdaki bu aptal gülümsemenin de, ortalığa çıkıp “Aşığım ben” diye bağırma isteğimin de sebebi aşk, sebebi sen bebeğim!
Hani aşık olmayacaktım ben? Hani yeterdi artık çektiğim yürek sancıları… Hani bundan böyle aşka uzak, gerçeğe yakın duracaktım. Ah… Ah… O güneş ve o tatlı gülüş durduramadı. Asıl aşk sarhoş edermiş insanı, kendinden geçirirmiş. Beni mahveden o bizim aşkımıza ışık olan bizi aydınlatan güneş, bizi bir araya getiren o…. Bebeğim seni çok özledim, seni çok seviyorum.
Sen hayatımdasın, sen yanımdasın, sen canımdasın…..
Senden tek bir şey istiyorum sakın sakın beni bırakma. Hani kuşlar kanatsız kaldıklarında uçamaz ve ölürlerya bende sensiz kaldığımda yaşayamam ve ölürüm aşkım..
KALPTEKİ YARALAR
Genc bir adam kentin merkezinde durmus, o yoredeki en guzel kalbinkendi kalbi oldugunu soyluyordu.Cevresinde buyuk bir kalabalik olmustu. Herkes en kucuk bir leke ya da catlak olmayan bu kalbe imrenerek bakiyor, onun guzelligini konusuyordu. Sonunda hepsi de bu kalbin gordukleri en guzel kalp olduguna karar verdiler. Genc adam cok gururlandi ve daha yuksek sesle kalbini ovmeye basladi. Aniden kalabaligin onunde yasli bir adam ortaya cikti kalbinin guzelligini oven bu adama seslendi;‘Bir dakika genc adam `’dedi’’senin kalbin benimki kadar guzel degil.’ Kalabalik ve genc adam hep birlikte yasli adamin kalbine baktilar. Cok guclu atiyordu ama izler ve yariklarla doluydu. Kimi parcalari yok olmustu, kimi parcalarin yerine kucuk, kucuk parcalar konmustu, ancak bunlar tam yerine oturmamisti,gelisi guzel konmustu ve kimi yerlerinde kocaman oyuklar vardi. Insanlar hayretle baktilar’ ‘Nasil bu adam kalbinin daha guzel oldugunu soyleyebiliyor? Dediler. Genc adam da yasli adamin kalbinin haline bakti ve’’saka yapiyorolmalisin”dedi’ kendi kalbini nasil olurda benimkiyle karsilastirabilirsin. Bak benimki mukemmel, senin ki ise yarik ve eksiklerle dolu” Yasli adam kendisinden emin bicimde yanitladi genc adami;”Evet” dedi .’seninki mukemmel gorunuyor, ben seninkiyle yarisamam, Ama bak, benim kalbimde gordugun her yarik sevgimi verdigim bir kisiyi temsil eder.
Kalbimin bir parcasini koparip onlara verdim ve cogu kez onlarda bana kendi alplerinden birer parca koparip verdiler. Ama tam benim parcaninbuyuklugunde olmadigi icin arada bosluklar kaldi.Ancak ben bubosluklara Sukrediyorum. Cunku onlar,paylasilan sevgileri bana animsatiyor.
Bazen ben insanlara sevgimi comertce vermeme karsin onlarbana karsiligini vermediler.Bu derin bosluklarin nedeni iste bu karsilikalamadigim sevgilerdir.Bunlar aci veriyor ama olsun,onlar da benim sevgime karsilik vermeyen insanlari bana animsatiyorlar. Ben yine de benim sevgime karsilik verecekleri bu bosluklaridolduracaklari gunu bekliyorum. Simdi GERCEK GUZELLIGIN NE OLDUGUNU ANLADIN MI ?Genc adam yanagindan akan yaslarla sessizce duruyordu.Yasli adama dogru yurudu harika guzellikteki kalbinden bir parca kopardi ve yasli adamin titreyen ellerine verdi. Yasli adam aldi ve onu kalbine yerlestirdi.Sonra kendi yara dolukalbinden bir parca koparip adaminkalbindeki bosluga yerlestirdi.Bosluk doldu ama koselerde biraz bosluk kaldi. Genc adam kalbine bakti.Artik mukemmel degildi ama oncekinden daha guzeldi. Cunku yasli adamin kalbinde sevgi onun kalbine akmisti.
Birbirlerine sarildilar ve yan yana yurumeye basladilar
AŞKA DAİR
Dr. Rıdvan Canım
Not: Değerli ağabeyimize göndermiş olduğu bu güzel calışmasından dolayı teşekkür ediyoruz
Nedir aşk? Bir mânâlı bakış mı, bir delilik, bir çılgınlık mı, kendinden geçiş mi? Seveni göklere uçuran bir duygu mu? Ya Adem ile Havva'yı cennetten kovduran yasak elmanın aslı neydi dersiniz? Bir ihtiyaç mı? Bir başkaldırı mı? Cennet gibi görünen bir cehennem mi? Çiğ iken pişmek, hatta yanıp yanıp kül olmak mı? Belki hepsi.. En iyi tarifi Lamartin yapmış galiba : O yoksa, bütün dünya insansız kalmış gibidir" diyor, fena bir tarif değil bu.. Hayyam'ı bilirsiniz, diyor ki o da:

Bir yürek ki yanmaz, yürek denir mi ona
Sevmek haram, yüreğinde ateş olmayana
Bir gününü sevgisiz geçirdinse yazık
En boş geçen günün o gündür, inan bana

Attila İlhan da "Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular" derken, acaba Leylâ'sını bulduğunda aslında kendisini bulduğunu söyleyen Mecnun'la aynı kapıda buluştuğunu mu söylüyordu bize ? William Blake diye biri çıkmış ve demiş ki; "Ancak söylenmemiş aşklar aşktır!" Gel de çık işin içinden.. Fakat ilginç bir şey var burada : Blake'den altı asır önce şarkın büyük şairi Sa'dî de bunu söylüyor : "Cûylar kim vardılar deryâya hâmûş oldular". Ne diyor ? Irmaklar denize varınca susarlar. Unutulmaz aşk erlerimizden Yunus da hem aşkı tanımlıyor, hem de uyarıyor bizleri :

Âşık olan kişiler / Deli olagan olur
Aşk neydiğin bilmeyen / Ona gülegen olur
Gülme sakın sen ona / İyi değildir sana
Kişi neye gülerse / Başa gelegen olur

Sebahattin Eyüboğlu, en beğendiği aşk tanımını Ankara'nın Hasanoğlan Köyü'nde bir vatandaştan duyduğunu söyler : "Sevdiğine kavuşamazsın, aşk olur!"... Ve Eflâtun.. O da aşkı; doğumsuz, ölümsüz, artmaz, eksilmez bir güzellik olarak tanımlar.. İsterseniz bir de sözlüğe bakalım aşk için, ne dersiniz? Esasen Arapça bir kelime aşk.. aslı ışk.. "Şiddetli ve aşırı sevgi, bir kimsenin kendini tamamen sevdiğine vermesi, sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması" deniliyor aşk için.. Fakat burada ilginç bir tesbit göze çarpıyor : Kelimenin "sarmaşık" anlamına gelen "aşeka" kelimesi ile yakın ilgisi olduğu söyleniyor. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve hatta kurutması gibi aşırı sevgi de sevenin sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu için bu duyguya aşk denilmiştir. Ayrıca hem tatlı hem ekşi olan bir meyveye de "uşuk" diyor araplar..
Efendim, hemen hepimiz şunu çok iyi biliyoruz ki, tartışmasız dünyanın her yerinde şiirin en önemli temasıdır aşk... Tabii ki bizde de şiir denildiği zaman, çok uzun bir geçmişi hatırlıyoruz biz.. Esasen bizler bir şiir medeniyetinin çocuklarıyız. Eğer şiirin aşkın ürünü olduğunu kabul ediyorsak, bizim aslında millet olarak yediden yetmişe "aşık" bir millet olduğumuzu da kabul etmemiz gerekir. Padişahından kapıcısına kadar şair, aşık bir milletiz biz.. İşte Yavuz Sultan Selim :
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek
Daha ne desin? Siyaseten cihanı gücüyle titreten bir padişah bir ceylan gözlünün karşısında diz çöküyor, acziyetini itiraf ediyor. Tabii onların edebiyatı da öyle idi. Osmanlı edebiyatı bir aşk edebiyatı idi. Bazan beşerî, bazan ilâhi.. Ama dâimâ aşk.. Lütfen dikkat ediniz, bu edebiyatta "sevgili" kelimesini karşılayan 100'den fazla kelime, ifade ve terkip var. Biliyorsunuz, Osmanlı edebiyatı islâmî bir edebiyattır. Yani büyük ölçüde Kur'an ilimlerine bağlıdır. Buna rağmen arapça bir kelime olan "aşk", Kur'an-ı Kerim'de hiç anılmaz. Onun yerine "hûb, mahbûb, mahabbet" kelimeleri geçer. Hz. Peygamber'e "Habibullah" yani "Allahın sevgilisi" denilmesi de zaten islâmın aşka verdiği önemi gösterir. "Mihr" ve "sevda" kelimeleri de "aşk" yerine kullanılır. Farsça "yâr" kelimesi ise "âşık" ile eşanlamlı olarak Türkçe'de köklü bir yere sahiptir.
Bütün bu zenginliğin sebebini; "Allah güzeldir, güzeli sever" hadis-i şerifinin delâlet ettiği derin mânâya ve bizim insanımızın rûhunda aşkın ve sevginin uyandırdığı geniş yankıya bağlamak mümkündür. Ve yine bilirsiniz ki Kur'an'da Peygamberlerin en güzeli Hz. Yusuf'un hikayesini anlatan sûreye "Ahsenü'l-Kasas" yani "Hikâyelerin en güzeli" denilmiştir. İşte öyle olunca da aşkı böylesine güzel gören, hatta kutsayan bir inanç ve düşünce sisteminde şairlerin de dönüp dönüp "aşk"ı terennüm etmelerinden daha tabii ne olabilir? Diğer taraftan aşk kâinatın da yaratılış sebebidir çünkü.. Sonuçta bu edebiyatın içinde özellikle "gazel" formu, aşkın bütün boyutlarıyla ortaya çıktığı bir alan olur. Ve böylece onlar, kendi çağlarının olduğu kadar bütün zamanlara ait sevdaların da sözcüsü olurlar. Denilebilir ki onlar, bütün şahsiliklerine, bütün kalp çırpınışlarına ve bütün his dalgalanmalarına rağmen birbirleriyle ve hatta her devirdeki ve her yaştaki şiir okuyucusu ile biraz akraba, biraz da dert ortağıdırlar. Bu aşk duygularıdır ki birbirine uzak gönülleri yaklaştırır, onları aşk ekseninde "dost" kılar. Hepimiz, anlatılan o aşkta kendi aşkımızdan bir parça bulur ve bizim yerimize konuşan bu şairi alkışlarız. Belki bu yüzden gazel beyitleri arasında adımızı, bazan hicran ve hasret faslında okur, bazan gözyaşı ve feryad bâbında buluruz. Asla mutluluk ve saadet sayfalarını açamayız. Ama biz yine de en soylu, en asil aşkları gazellerle tanırız.
Böylece biz, yanında rütbelerin, şan ve şereflerin, hatta şehirler dolusu hazinelerin yerle bir edildiği; korku ve utancı ortadan aldırıp, sevgilinin rüzgârları ile yedi iklim dört bucağın yakılıp yıkıldığı, taş üstünde taşın kalmadığı, tutkunların önce hâk ile yeksan edilip sonra bütün güzelliklerle yeniden şekillendirildiği, pınarlarından huzur ve sükûnun aktığı, en acı haliyle bile en güzel zevklerin yaşandığı aşkın en görkemli şeklini Osmanlı şiirinde buluruz. İşte bütün o Leyla ve Mecnun'lar, Yusuf u Züleyha'lar, Ferhad ile Şirin'ler bu güzel insanlardaki büyük ruh yangınlarından geriye kalanlardır. Bütün bunlarda biz, yalnızca sevgiliye bakan; ne olursa olsun ondan başkasına bakmaya tenezzül etmeyen bir âşığın tek taraflı gayretine, karşılıksız aşkına ve hazin hikâyesine tanık oluruz. İşte bunun içindir ki eski şiirimizdeki bu "aşk", başka hiçbir edebiyatın aşkıyla kıyaslanamaz ve bunun içindir ki bu aşk; pek asîl, pek şerefli bir gönül işidir ve Osmanlı şairleri de onu şanına lâyık bir şekilde dile getirmişlerdir. Taşlıcalı Yahyâ Bey, (Taşlıca da neresi demeyin sakın! Bugün Yugoslavya sınırları içerisinde kalmış eski bir vilayetimiz), işte o diyor ki;
Sabretmeyen belâlarına aşkın anmasın
Nûş etmesin şârâbı, kaçanlar humârdan
"Belâlarına katlanamayacak olanlar aşkın adını anmasınlar, "Sonunda baş ağrısı var" diyenler, şarabı hiç içmesinler."
Evet, siz de öyle düşünmüyor musunuz? Yahya Bey öyle demiş ama siz de herhalde diyorsunuz ki; "Demirden korkan trene binmesin!" ya da "Serçeden korkan darı ekmesin!" Aynı şeyi söylemiyor muyuz?
Evet, dün ya da bugün, fark eden birşey yok aşk yolunda.. Aşkın evveli sabır, âhiri tahammül.. Yani yine sabır, yine sabır.. Dünün aşk yolunda belki engeller çok daha fazlaydı. Dağlık, taşlık, toz-toprak.. Aşk yolu felaketler, belâlar yoluydu.. Mumdan bir gemiyle ateşten bir denizi geçmekti belki de aşk.. Aşk, yerine göre yol olur yürünür, yerine göre iman olur baş eğilir. Bazan ateş olup yakar, bazan deniz olup boğar. Sultan olur ülkeler yönetir, şarâb olur tepeden tırnağa sarhoş eder. At olup koşar, kuş olup uçar. Sır olur saklanır, gonca olur açılır. Gül bahçesi olur güzel kokusuyla aşıkları mest eder.
Aşk olunca gönüller birleşir, aşk olunca şimşekler çakar, rahmetler yağar. Âlemler kıyâma kalkarsa aşktandır. Hastaların şifa bulması aşktandır. Aşk ile döner gökler, aşk ile durur kâinât.. Aşk, Mecnun'dan Leylâ'ya bir feryât, Mansur'dan dâra bir sır, gözden kalbe giden bir yoldur. Aşk ile zerreler güneş, damlalar ummandır.
Aşk bir yanıştır, bir kıvılcımla başlar. Mum bir alevdir, varlığı yanışa verir. Yanış bir temizlenmedir, ruhu arıtır. Ve en büyük yangınlar bir kıvılcımla başlar. Onun için mum alevi deyip geçmeyin. Tarihin en büyük yangınlarının sebebi küçücük bir mum alevidir. Ha, ister şehirleri, ister gönülleri yakmış olsun; sonuçta yangının kaynağı bir kıvılcımdan ibarettir.
Yangın gibi aşk da bir kıvılcımla başlar, ardından tutuşma ve nihayetinde bir ateş denizi gelir. Mumun, ateşi başı üzerinde götürmesi bundandır. Ve bütün yanışların kaynağı derûnîdir, içten gelir. Aşkın kıvılcımı gönle düşmeye görsün, ateş bütün varlığı kaplar.
Yanış her ne kadar bir alev ise de nihayeti suya varır. Ateş elbette su ile söner. Çünkü biri diğerinin zıddıdır. Aşığın ciğeri yandıkça gözü yaş yani su döker. Ama gel gör ki bu tür yangınlarda su, alevin ancak şiddetini arttırır. İşte onun içindir ki büyük yangınlarda daha çok su, daha çok gözyaşı gerekir. Zira mum, içindeki yangını söndürmek için gözyaşı döktükçe başı üzerindeki alev de çoğalır. Mum, bu !.. Peki ya pervane!? O aşıktır. Pervaneden başka ateşe aşık olan var mıdır şu dünyada? Onun yanışı bambaşkadır. O bütün zamanların en samimi aşığıdır. O sadâkatini kendini bu ateşte yakıp yoketmekle ispatlayan tek aşıktır zira.. Pervanenin kelebekçe canı mumun yakıcı ateşine nasıl dayanabilirdi ki zaten.. O dönüp dönüp yanıştır, yokoluştur. Ama pervanesiz mum, kuru ışıktan gayrı nedir ki? Işık, güneşte de vardır, ayda da.. Güneşin ışığı gerçek ateşten olduğu için çevresinde her şey pervane olup döner. Oysa ayın ışığı sahtedir ; güneşten çalınmadır ve tabii bu yüzden ayın etrafında dönen hiçbir yıldız görülmemiştir. Çünkü aşk gerçeğedir, gölgeye değil.. Ya pervane adını verdiğimiz şu kelebek kadar olup bir kanadını bile ateşte yakamayanların gönüllerinde hangi ateş yanar dersiniz?
Velhasıl klasik edebiyatımızda aşk her şeydir, her şey de aşktır. Onu, "bana mı sordun aşık olurken" diye şarkı besteleyen günümüz sanatkârı ile yanyana getirmeye bile utanırım ben.. Kısacası bu kültürde aşk, sonsuz bir denizdir, içine dalmayınca anlaşılmaz; dalınca da bir daha kara görünmez.
Aşk bu ise peki sevgili ve aşık kim? İşte sevgili..
Onun en belirgin özelliği âşığa acı ve ıztırap vermesidir. Zulüm ve eziyette aşırı sınırları zorlar, cana kasteder. Ama kimse ondan bunun hesabını soramaz. Gönlü taştır ve o merhamet kelimesini bilmez. Söz verir ama sözünde durmaz. Ona kavuşmak mı? O ancak rüyalarda olacak bir şeydir! Aşığın ağlaması, inleyip feryad etmesi ona zevk verir. Katında en makbul âşık, eziyetine en fazla tahammül gösterendir. Eziyetten vazgeçmesi ise aşktan yüz çevirmesi anlamına gelir. Kıskandırır. Nazlıdır, âşüftedir, fettandır. Kendini kolay kolay göstermez.
Peki böyle birisi nasıl sevilir? İşte aşkın can alıcı noktası da burasıdır zaten.. Bütün bu olumsuz yanlarına rağmen o gönüller sultanıdır. Aşık, onu sevmek için yaratılmıştır. O daima kara saçlı, hilâl kaşlı, nergis gözlü, lâl dudaklı, inci dişli, gül yanaklı, servi boyludur. Bedeni billurdan yaratılmıştır. Aydır, güneştir, kıbledir, melektir, hûridir. Ama her hâli âşıka zulümdür.
Ya âşık? O her şeyden önce şâirin ta kendisidir. Aşkında ölene kadar samimidir. Gıdası üzüntüdür. Ömrü sevgiliden lütuf beklemekle geçer. Her anı sevgilinin hayâli ile doludur. Sevgiliye ait küçücük bir söz bile onu kendinden geçirir. Canını sevgiliye verecek kadar cömerttir o.. Bakınız aşkın büyük ustası Fuzûlî ne diyor ;
Cãnımı cânân eğer isterse minnet cânıma
Cân nedir kim anı kurbân etmeyem cânânıma
Hatta o, bu kadarıyla da yetinmez. Zira bir can nedir ki sevgili için. Ve şunu söyler :
Bin cân olaydı kâş men-i dil-şikestede
Tâ her biriyle bir kez olaydım fedâ sana
Anlaşıldı sanırım : Keşke bir değil, bin canım olaydı da bin kez her birini senin için vereydim.
Evet, O, sözünde sâdıktır. Aşk yolunun bütün tehlikelerini bilir ve onları baştan kabullenir. Sevgiliden başka talih ve felekten de zulüm görür o. Bu yüzden bazan sabahlara kadar ağlar. Uykuyu zaten hiç tanımamıştır. Yakasını yırtar, kan yutar, denizler gibi coşar, ırmaklar gibi ağlar. Aldatılır, tuzağa düşürülür, hastalanır, yaralanır, aklını yitirir. Velhasıl başına gelenler defter ü divana sığmaz. Ama bütün bunlara rağmen yine de istediği tek şey vardır : SEVGİLİ..
15. asrın büyük şairi Ahmet Paşa öyle diyor :
Şol ömr kim sensiz geçer, ol ömr zayi imiş
Bir cân ki onun cânı yok, ol cân dahî can olmamış
Peki bir de rakip var. Yani aşığın baş düşmanı. Sevgiliye ortak olan üçüncü kişi.. Aşık onun için söylenmedik kötü söz bırakmaz. İltifat edecek hali yok ya! Şu beyt aşığın rakip için ne düşündüğünü çok iyi anlatıyor : 18.asır şairlerinden Sâbit söylemiş :
Meydâna geldi na'ş-ı rakîb-i nemîme-sâz
Kıldım huzûr-ı kalb ile ömrümde bir namaz
Son sözü isterseniz Mevlânâ'ya bırakalım ne dersiniz : Şöyle diyor üstad, Züleyha'nın Yusuf'a olan aşkını anlatırken : "Zeliha o hale gelmişti ki çörekotundan ödağacına kadar, her şeyin adı Yusuf'tu onun için.. Yusuf'un adını başka adlara gizlemişti; mahremlerine bu sırrı söylemişti. "Mum ateşten yumuşadı" dese; "Sevgili bize alıştı, yüz verdi" demek olurdu. "Bakın ay doğdu" dese; "Söğüt ağacı yeşerdi" dese, "Başım ağrıyor" dese; "Başımın ağrısı geçti, iyiyim", dese hep ayrı mânâları vardı bu sözlerin. Birini övse onu överdi; birinden şikâyet etse, onun ayrılığını söylemiş olurdu. Yüzbinlerce şeyin adını ansa, maksadı da Yusuf'tu onun, dileği de...
İnsanlık tarihi kadar eski ve bir o kadar yeni bir konu aşk.. Dolayısıyla onu saatlere hatta gecelere sığdırmak mümkün mü? O ki kalplere bile sığmamış, biz ne yapsak, ne söylesek bitiremeyiz dolayısıyla..
Yürekleriniz asla aşksız ve sevgisiz kalmasın derken, sözlerimi üstad Behçet Necatigil'in aynı zamanda aşkın en güzel tariflerinden biri olduğuna inandığım o meşhur "Gizli Sevda" şiiriyle bitirmek istiyorum.
Hani bir sevgilin vardı
Yedi sekiz sene önce
Dün yolda rastladım
Sevindi beni görünce

Sokakta, ayaküstü
Konuştuk, ordan burdan
Evlenmiş, çocukları olmuş
Bir kız, bir oğlan..

Seni sordu
Hiç değişmedi, dedim
Bildiğin gibi...
Anlıyordu.

Mesutmuş, kocasını seviyormuş;
Kendilerininmiş evleri.
Bir suçlu gibi ezik
Sana SELAM söyledi.
Edebistan.com
e-Edebiyat Seçkisi
Anasayfa
Göz Kirası
Künye

AŞK
FATMA AYHAN
Uçsuz bucaksız bir çölde nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmeden yürüyor, güneş hep aynı yerde hiç oynamadan, beynini kavuruyor, gözlerini ışık huzmelerinde eritiyordu. Yakıcı kumlarla, kavurucu güneş arasında, artık varlığından çoktan vazgeçtiği vücudu yere yığıldı, gözlerine kumlar dolmaya başladı,ve çoktandır gel git olan zaman kavramı tümüyle yok oldu.Nuru yerle gök arasını aydınlatan iki melek yeryüzüne indi. Tam o gencin başında durdular.-Kurtulabilecek mi? dedi biri-Cevabı bilirse evet.-Soru nedir?-Soru cevabın içinde, cevap soruda saklı. Bütün saklılar bir sır içinde… Sır ise kendi içinde…Kendisi..-Anlayabilir mi? İnsanın yaratılışındaki sır… Bu çok zor bir soru.-Anlayabilmesi için gereken her şey verildi. Ona düşen, sadece ihlas…O çölde gencin altına atlas bir örtü, üzerine güneş geçirmeyen bir gölge çekti melek, diğeri, genç kendisinden istenenleri kavrayana kadar yerine koymamak üzere zamanı avuçlarına aldı.Başı zonkluyordu gencin. Nerede olduğunu anlamaya çalışıyor, önünde biteviye koşuşturan kalabalığa bakıyordu.Her şeyi hatırlıyordu, lakin bu her şey asla bir insanın hayatına sığacak, bir kişinin görebileceği, yaşayabileceği şeyler değildi. Önce sakinleşmeye çalıştı.Göz alabildiğine uzanan bir meydandaydı. Binlerce insan vardı ama hiçbir gurup diğerine benzemiyordu. Giysileri, konuşmaları, hareketleri her şeyleri farklıydı. Buna rağmen genç herkesi anlayabildiğini, hatta o anda yaşananları daha önceden bildiğini hissetti.Yürümeye başladı.Uzun boylu güzel yüzlü bir adam, başında cennet çiçeklerinden bir taç, kendisi kadar uzun ve genç bir kadının elini tutmuştu. Birbirlerine bakıyorlardı. Hiç konuşmadan ve konuşmaya gerek duymadan. Gözlerinde derin bir hüzün gördü genç.Adem diye geçirdi içinden, Adem ve Havva… Uzun boylu adam döndü,“Ben topraktan yaratıldım. Ama o toprak, bu toprak değil…” Ayağının altındaki kurumuş toprağa baktı. “O toprağa ilahi rahmetin eli değdi, ruhundan üfledi. Meleklerin dualarını şeytanın nefretini aldı. O şeytan ki o zaman en bilgiliydi bana olan kıskançlığı onu kör etti de çirkinlerin çirkini oluverdi. O toprağın içinde aşk var. O aşk cismani görünse de, eğer yolunu kaybetmez, kurda kuşa yem olmazsa sonu o toprağı yoğuran ilahi rahmete çıkar.” dedi ve gülümsedi.Aşk için cennetten çıkmayı kabul etmişlerdi. Kuytu, ıssız ve zor bir gezegende sadece ikisi, dua ederek, bekleyerek ve birbirlerine sarılarak…Yürüdü genç.Yeryüzü değişiyordu.Genç bir erkek sert yüzünü çirkinleştiren bir nefretle elindeki sivri taşı karşındaki kendine çok benzeyen erkeğe saplayıverdi.İnce bir kadın sesi yürek burkan bir çığlık attı.-Kabil! O sırada kara bir karga toprağı eşelemeye başladı. Genç hiç sevmedi bu görüntüyü. O delikanlıya sivri taşı saplayan gencin arkasında yüzü nefretle dolu insanlar vardı. Ellerinde bir sürü şey durmadan birbirlerine sapladıkları. Bir yol açan dedi kendi kendine… Kim iyi veya kötü bir şeye yol açarsa ve ardından gelenler ona uyarsa, o iyi veya kötüden payına düşeni alır.
Yeryüzü değişiyordu.Genç kelimelerin arttığını fark etti. İsimlere isimlerin, isimlere eylemlerin eklenmeye başlandığını duydu.Işıklar içinde bir adam kıraç tepedeki çadırının önüne oturmuş, karşısındakilere hakikat adına sözler dağıtıyordu. O zamanlar kelimeler altın kıymetindeydi. Sonra o adamı ateşe atılırken gördü. İnanılan bütün putları kırmıştı. Küçük bir serçe gagasıyla su taşıyor ateşi söndürmeye çalışıyordu.Ansızın gelip geçen tufanlar, seller, depremler gördü, ve yaşadığı hiç fark edilmeyen aşktan yoksun insanlar…Küçük ıssız bir kulübede elinde kanlı bir gömlek, oğlu Yusuf’un aşkından ağlaya ağlaya kör olan Yakup karşıladı genci. Havada yoğun bir hüzün vardı. Yaşlı adamın aşkın yakıp kavurduğu kalbinden yanık et kokusu geliyordu. Sonra Yusuf’u gördü. Yerden göğe bembeyaz bir bulut gibi, bakmaya doyulamayan, bir bahar rüzgarı yanağınızın yanından ansızın geçiveren ve sizi ferahlatan, öyle bir şeye benzetti Yusuf’u. Yakub’un onu görünce açılan gözlerini gördü.Uzun boylu kıvırcık saçlı, güçlü bir adam bir elinde ateş, bir elinde insanlığa yön verecek tabletler tur dağının zorlu yamaçlarından iniyordu. Aşağıda sabırsız bir kalabalık vardı.Küçük bir karınca gördü genç. Dev bir orduya eşlik eden kumandanı durdurmuş, dik dik konuşuyordu. Güçlü Süleyman, görünen ve görünmeyen askerlerini o yoldan geri çevirdi. Karınca gururla sevdiklerinin yanına döndü. Karıncanın içinde aşkı gördü genç.Ve ihaneti gördü. Güzelliklere aşık, narin yüzlü İsa, hakikatın ışığı ikindi güneşi gibi üzerine düşmüş, gözüne perde çekilenlerin önünde avuçları kanıyordu.Gül kokulu Muhammed’i Taif’de gördü. Hakkı anlatmaya gitmişti, hakikatın gölgesinden korkanlar taş atıyorlardı. Ayakları taşlanmaktan kan içinde kalmıştı. Bir melek dağı omuzlarına almış, isterse intikam için bölge halkını yok edebileceğini söylüyordu.“Hayır!” dedi Muhammed, “umulur ki iman ederler…”Gencin bu sözden anladığı, O büyük kalbin neredeyse bütün insanları içine alıp, Hakkın kokusuna ulaştırmak istemesiydi.Bir başka adam gördü genç… Gül kokulu Muhammed’in anlattığı hakikatlardan bir cümleyi öğrenmek için Buhara’dan yola çıkmıştı. Arabistan yarımadasını dolaşmış, aynı cümleyi duyan altı kişi ile konuşmuştu. O mecliste bulunan yedinci kişi Mısır’daydı ve oraya gidiyordu. Zaman geçmek bilmiyordu, yorgun bir devenin sırtında Aşktan alnı ve diz kapakları keçi derisi gibi nasırlaşmış, adamın Mısır’a vardığını gördü. Mısır sarı bozbulanıktı. Adam aradığı kişiyi buldu. Atının önüne yem torbasını tutmuş, gel gel yapıyordu. Delikanlı dikkatle izlemeye başladı.“Gel! Gel!” At yaklaşınca, adam atı birden tuttu, yularından çekti, direğe bağladı,döndü.O sözü öğrenmeye gelen kişi“Merhaba!” diyerek selam verdi sordu.“Ata yem torbasını uzattın ama sonra yem vermeden, bağlayıverdin!”“O torbayı atı yakalamak için kullandım, içinde yem yoktu.”İnanılmaz bir şey oldu. Bir cümle öğrenmek için aylarca deve sırtında yol alan, pis kervansaraylarda bitlenen, geçit vermez vadilerden kaybolan adam hiç bir şey sormadan geri döndü. Adamı kendi kendine ‘Aşkta kandırmak yoktur…’ diye mırıldanırken duydu genç.Yürüdü. Çok uzaklarda dev bir duvarın yanında eşşeğine binmiş 103 yaşında bir adam dağlardaki mağarasına gidiyordu. Yaşlı adam, o yaşında oturdu. Hiç okumadan ve bir hocası olmadan dağlara, rüzgara ve kalbine bakarak öğrendiklerini yazdı.Geri döndü. Halkına verdi. Ölmek üzere dağlara doğru yol aldı. Aşkın bir gözü de erik ağacının altında doğduğu için li denilen (LaoTzu) o adamdı.Genç yürüdü.Görüntüler hızlandı. Ölenler, doğanlar, acılar, sevinçler… her şeyin iç içe geçtiğini, birinin aynı zamanda diğeri olduğunu ayrımsadı… Dünya solmuş, bir çiçek gibi ıpıssız kalmıştı şimdi. Çok uzak yanmış yıkılmış şehirlerin birinde, viran bir evde uzun boylu bir erkek kendisi kadar uzun boylu bir kadının elini tutmuştu. Gözlerinde derin bir hüzün vardı. İnsanın dünyadaki zamanı bitmişti. Genç onların yanında durdu.Genci fark etmediler. Birbirlerine baktılar ve sarıldılar. Nereden geldiği belli olmayan bir rüzgar esti. Her şey savruldu gitti.Genç kavrulmuş bir yeryüzünde, yanıp yıkılmış bir şehrin ortasında yapayalnız, bütün o görüntüden uzak oturdu. İlk gördüğü çiftle son gördüğünü kıyasladı. Sonra düşündü. Tek sır var dedi kendi kendine bütün o görüntülerin, kavgaların acı ve sevinçlerin arkasında, kelimelerin içinde…Ve benim içimde… Tek sır…AşkAşk neydi peki…Zevk mi?Haz mı?Hayır şu an bedeni yoktu ve aşkı hala hissediyordu.O zaman anladı ki aşk yaradanın hakikatında, yaşayabilmek ve onda yok olabilmektir. Gerisi zaman kalkınca kaybolan şeylerdi.Aşkı içinde hissetti. Yeryüzü halkının nasıl adlandıracağını bilemediği bir ışık kalbine doldu.Hücre hücre yandı. Sayıklamaya başladı.Melek eğildi altından atlas örtüyü üzerinden gölgeyi çekip aldı. Genç yavaş yavaş kendine geliyordu, diğer melek zamanı, ellerinin arasından bırakırken gülümsedi.-Dinle dedi.Genç o ıssız çölde yankılanan bir fısıltıyla-Leyla Leyla diye inliyordu. .
Doğu-Batı edebiyatı ve aşk
05.02.2006 - 04:19 .
Kays ne zaman Mecnun oldu? Rivayet odur ki; Kays aşk divaneliğinin zirvesine vardığında onun perişan halini görenler Kays´a acır, onun kendinden geçişlerini "değer mi?" sözüyle ifadelendirirlermiş. Kays´ın bu hali yıllar yılı böyle sürüp gitmiş. Ahalide hep aynı tepki "Vah zavallı, dilenciler bile ondan daha rahat yaşıyor, değer mi hiç?"
Nihayet yıllar sonra Kays´la Leyla´nın arasından kara bulut çekilmiş, Leyla´yı getirmişler Kays´a...
Onun divaneliğine, çilesine şahit olanlar, bu kez vuslatına şahit olmak istemiş, toplanmışlar Kays´ın başına... Kays başını kaldırıp herkesin yari ilan ettiği Leyla´ya uzun uzun bakmış...
"Siz kimsiniz" deyince ahali hayrete düşmüş:
"Tanıyamadın mı Leyla´yı?.. Uğruna çöllere düştüğün perişan olduğun..."
Kays aynı soruyu birkaç kez daha tekrarlamış, her seferinde aynı cevabı alınca, Mecnun derecesinde bir muhabbeti ortaya koymuş:
"Siz Leyla´ysanız bendeki Leyla kim?.."
Doğu edebiyatının en meşhur hikâyesinin belki de en çarpıcı kısmıdır bu. Kays´ın sufli aşktan ulvi aşka geçişi ve Mecnun sıfatını hakedişi...
EDEBİYATTA AŞK Aşk, edebiyatın vazgeçilmez konularındandır. İster Doğu, ister Batı edebiyatı olsun, edebiyatın olduğu yerde mutlaka aşk vardır. Ancak Batı edebiyatında aşkın işleniş şekli, Doğu edebiyatındaki kadar ihtişamlı değildir. Doğu edebiyatında aşk konusu işlenirken, romantizmden mistik motiflere kadar her türlü kaynaktan faydalanılır. Batı edebiyatında ise aşk daha kişisel bir duygu olarak dile getirilir. Bu kişisellik üslupla örtülür ve okura böylece aktarılır.
ÖRNEKLERLE DOĞU-BATI MUKAYESESİ Alanları farklı olsa da, aşk konusunu işleyişi bakımından Füzuli´nin Leyla ile Mecnun´uyla Shakespare´in Romeo ve Jülieti karşılaştırıldığında az önceki tespitimizin ne kadar isabetli olduğu görülecektir. Batı edebiyatında birçok kaynaktan faydalanarak bu konuyu işleyen belki bir tek Dante gösterilebilir. Ancak o da İlahi Komedya´sında Füzuli´nin yaptığını yapamamış, mistik anlatımını sade inanç çerçevesinde verememiş, farklı din mensuplarını aşağılama ve farklı inançlara dil uzatma ihtiyacı hissetmiştir.
NETİCE Neticede Batı edebiyatında hiçbir isim yoktur ki mekaniklikten sıyrılıp, şahsi duyuştan sıyrılıp, aşka âşık olup aşk konusunu Füzuli kadar ince ve estetik bir anlayışla ele alabilsin. Sade Füzuli değil, Doğu´da mekaniklik denen ruhsuzluk söz konusu olmadığından, birçok şairimiz ve yazarımız Batılı yazarların asla ulaşamayacağı, okurlarının da asla duyamayacağı bir ruh inceliğiyle aşk konusunu işlemişlerdir.

aşk

AŞK VE ÖZGÜR(SÜZLÜK)
CAN BAŞKENT
Aşk imiş her ne var âlemde İlm bir kıyl ü kal imiş ancak FUZULİ
Aşka dair tüm övgüler ve sövgüler genelde bir noktada birleşir: Özgürlük... Aşkta yer alması gerekip gerekmediğinden tutun da, aşkın özgürlüğü artırıcı ya da azaltıcı olup olmadığına dair aytışmalar; aşkın bir felsefe makalesi haline dönüştürme çabaları olarak görünüyor bana.
Tüm yaşam kırıntıları ve noktaları gibi, aşk fikriyatları da sembolikleştirilip, soyutlaştırılarak "gerçek"ten ve "hayat"tan uzaklaştırılır. Hayatın en önemli farkındalıklarından ve tözlerinden biri olduğunu düşündüğüm aşk hakkında makale yazmanın dahi; aşkı, uhrevileştirmeye ve de aşkın "biz" gerçeğinden uzaklaşmasına yol açacağını da düşünmüyor değilim aslına bakarsanız. Dolayısıyla okurun bu ayrımı yapması ve de yazılardaki anlamlar üzerinde dans ederken, önyargı çelmesine takılmaması gerekiyor. Umarım okura bir ödev vermem sizi soğutmaz bu yazıdan.
Aşkta yer alan "gönüllü" özgürlük yitirimleri, birey etiği açısında ne kadar uygun ve doğru görünür sizlere bilemem ama, böyle bir farkındaoluşu gerçekliğini olumluyorum. Dolayısıyla diğer yazımdaki parantez içlerinden birini doğrular biçimde, felsefeyi -lanet olsun ki- kısmen psiklojiyle birleştiriyor görünüyorum.
Konuyu mümkün olduğu kadar yüzeysel ele alsak bile aşkın yaratacağı tutsaklık ve teslimiyeti, genel kanılarla birleştirmek bana oldukça zor geliyor. "Genel kanı"dan kastım, toplumlardaki ve bireylerdeki genel-geçer doğruluk anlayışları ve kavramlarıdır. Örneğin, tutsaklığın ve teslimiyetin "iyi" ve "doğru" bir şey olmadığı... Aslında, aşkta da bu tür görece "ahlaksızlıklar(!)" net bir zaman ve hacim kaplamaktadır. Bana göre sorun ya da algılama hatası, aşkın yol açtıklarının birer "ahlaksızlık" ya da "günah" olarak gören ve görülmesini sağlayan, egemen mantalitedir. Başka bir deyişle, aşk ve mahdumlarını günah keçisi yapan ve ondan mümkün mertebe kaçan, aşka kendini teslim etmekten ve aşka güvenmekten korkan bireyler/toplumlar kümesidir sözünü ettiğim egemen mantalite. Bu mantalitenin toplumun her alanında 'içkin' ve 'iradeler dışı' var olabilmeyi başardığını görebiliyoruz. Öte yandan aşkı metalaştırıp tüketen post-modern bir liberal mantığın ve anlayışın da çoktan tomurcuklandığını görebiliyoruz. Dolayısıyla gerçekliğe ve doğallığa aykırı iki önermenin arasında seçim yapan insanlar topluluğu ve yabancılaşmış aşklar ve dahası ticari aşk provalarıyla birlikte serpilen bir kitlesel duygusuzluk gurusu.
Tanımsız bir kavramın, aşkın, üzerine bu kadar net yargılarla nasıl konuştuğumu ve neredeyse yargılayıcı bir tutum içerisinde yazabilmemin cesaretinin nereden geldiğini söyleyemesem de, aşkın müthiş bir ferdiyet ve olağandışı bir gerçeklik taşıdığını algılayabildiğimi belirtmem gerekir. Kişisel bir yazı olduğunu düşünmeyin. Bir felsefe makalesine yakışmayacak kadar çok birinci tekil şahıs kullanıldığından, dahası bir "felsefe makalesi" olma kaygısından çok bir düşünce ürünü olmasına çalışılan bu makalede yazarın kişiliğinin lekelerini bulmak rahatlıkla mümkündür. Fakat bu; "kişiselin", 'hatırat menkıbesi' anlamına gelmesi demek değildir tabii ki...Uzun bir açıklama oldu, başlığa devam...
"Aşk da bir özgürlük alanı olmakla belli bir bilinç yetkinliğini gerektirir. Aşk özgür bilinçlerin işidir, tutsaklığı göze alabilecek kadar özgür bilinçlerini işidir. Aşkın bir yanı özgürlükse bir yanı tutsaklıktır. Yetkin ruh serseridir. Özgür olunmaz, özgür doğulmaz, aşık da sanatçı da doğulmaz, bilinç kendini özgür kılar ve o noktada kendini sağlam bir serseri olarak algılar. Bu bir bilgi sorunu olmaktan çok bir balış sorunudur, daha ötede bir ahlak sorunudur." yazan Afşar Timuçin'le kısmen örtüşmemek elde değil. Fakat tabii ki, aşka dair eilitist bakış ("Yetkin olamayan ruhlar aşık olamaz", anlamını doğurabilecek önermeler.), kesinlikle katılmayacağım ve onaylayamayacağım bir fikirdir. Öte yandan, Timuçin'in gözlemvari tümcelerinden akan benzetmeleri, bir tür ansiklopedik tanımlama gibi okuduğumu belirtmeliyim. Haliyle, bu da katılamayacağım bir fikir. Aşkın içindeki ferdiyeti, mutlaksızlığı ve "kaotik" geleceği reddeder görünen hiçbir fikre katılmadığım gibi, Timuçin'i de olumlayamıyorum. Alıntıyı yapmamın en önemli nedeni, aşkın "serseri bir bilge" olarak yorumlanması.. Aşka ait tanımsızlık tanımına dahil edilmesi en uygun betimlemelerdem biridir bu, sanırım. "Serseri bir bilge"nin; post-modern kent kültürlerinde bir şarapçı imgelemiyle ya da TABUTTA RÖVAŞATA' filmindeki tavus kuşu ve araba çalan "klinik" imgesiyle var olmaktan başka seçeneği de yoktur zaten. Dolayısıyla "Cosmopolitan" ya da "FHM" aşklarının kozmetikleştirildiği nicelikler dünyasında, aşk da hayalperest pelerinini atmak zorunda kalmıştır. Artık sadece beyaz ve kahverengi eşya alırken gösterilen uyumdan ibaret olan aşkın, Karac'oğlan'daki Nedim'deki ya da Fuzulî'deki renkleri ve bu renklerin gökkuşağına benzer spektrumu yok olmuştur.
"Aşkın özgürlüğü" sözünde anlatılmak istenenin, özerklik ya da başına buyrukluk olmaması gerektiği kanısındayım. Özerklikle kastedilen umursamazlık ve de tanımamazlık ikonlarının, aşka yakışmadığını düşünüyorum. Öte yandan, başına buyruklukla kastedilen, karşılıklı mutualizmi reddeden bir aşk varoluşunun nitelik ve nicelik yönünden doğal ve gerçek olamayacağını düşünüyorum.
Sonuç olarak; post-modernitenin özerk ve başına buyruk aşkları üzerine özgürlük tartışması açmaktan ziyade, daha doğal ve gerçek olan aşkları yorumlamanın damak zevkimizi geliştireceğini düşünüyorum. Haliyle doğal ve gerçek ol(a)mayan aşkların özgürlüğünden de söz edilemez.
Sakın bu tümcelerimden, elitist ve ayrımcı-küçümseyici bir aşk teorileri yazarı olduğum sonucunu çıkartmayın. Toplumsal kişiliksizliklerin ve bu kişiliksizliğin alt kümesi olan çiftlerin organikleştirdiği aşkların, kastettiğim "aşk"ın, anlamına ve hülyasına giremeyeceğini belirtmeliyim. Aşkın bir tür tekerleme ve "şarkı sözü yazarlarının tek hecelik kurtarıcı sözcüğü" haline gelmesinin, aynı mantığın ve kültürün bir feçesi olduğunu düşünüyorum.
Daha uzatmayalım, aşka dair canlılığın gasp edildiğini düşünecek kadar karamsar olsam da, insan potansiyelindeki yaratıcılığın ve dönüştürücülüğün bu sorunu çözebileceğini düşünüyorum.