Göç kalkacaktı.Karar alınmış uzak akrabalarla akşamdan vedalaşılmış, yakınlarla o gece son bir defa birlikte olunacak ve sabah o kaçınılmaz acı veren ayrılık başlayacaktı.
Kimsenin ağzını bıçak açmaz herkes için için ağlardı ama dışa vuramazdı. Göz yaşlarını ve işin en garip tarafı göçe hazırlanan iki aileden yalnızca iki kişiydiler.
Henüz yaşları kadının 17,erkeğin ise 19'du.
Elde avuçta ne varsa altına çevrilmiş ve hırka içine dikilmişti.Türkiye'de lazım olacaktı.
Hiç bilmedikleri havasına suyuna insanına yabancı oldukları vatanlarına gideceklerdi.
Ayrıldıkları yerden müslüman oldukları için gitmek zorunda olan bu insanlar gittikleri yerde neyle karşılaşacaklardı.
Neyse sabah olmuş köylerinden hiç ayrılmamış bu insanlar tek evlatları kucağında yola çıkmıþşlardı.
Ağıtlar ağlamalar eşliğinde Üsküp Tren Garı'na gelinmiş, eskimiş bir trenin köhne bir vagonuna binmişlerdi.
Anayurda yola çıkmışlardı bir daha belki arkada bıraktıklarına hasret kalacak olan bu insanlar.
Hatta kadının babası bir ara kızının kulağına şöyle fısıldamıştı " kızım gel gitme senin hasretine dayanamam". Ama kızı evladını ve kocasını bırakamamış yoluna devam etmişti.
İstanbul'a gelinmişti.O arada Atatürk'ün ölüm günleri (demekki yıl 1938 miş). İstanbul ana baba günü iğne atsan yere düşmez kalabalık.
Bizimkiler ordan Bursa'ya yola çıkarlar.Nasılmı gelirler onca yolu?
Diğer muhacir göçmenlerle birlikte öküz arabalarıyla yarı aç yarı tok.
Bazen köylülerle karşılaşırlar köylerden geçerken bazıları yardımcı olur ama bazıları onlara düşman gibi bakar nedendir bilinmez.
Onlar müslüman oldukları için Rumeli'den göçerler ama bilmezler ki burda da gavur sanılırlar.
Bursa ili Mustafakemalpaşa ilçesinde iskan edilirler ordan Karacabeyin bir köyüne gönderilirler.
Bu arada fakirlik ve yoksulluktan kadın kucağındaki çocuğunu kızamık hastalığından, karnındaki çocunu da doğunca aynı hastalıktan kaybeder.
Ve iki genç insan o çocuğun ölüsüne bile yaklaşamazlar korkudan.
Yoksulluk fakirlik kol gezer işsizlikte cabası, genelde un bulamacı yerler hayatta kalmak için hemde yağsız tarfından.
Zaman geçer... Geçer de, az sıkıntılı değildir o geçen günler. Durumları biraz olsun düzelmiş 9 çocukları olmuş, ancak 2 si hayatta kalmayı başarmış yalnızca. Akrabasız bir aile...
Yıl 1955...
Büyük toplu göç başlamış, Yugoslavya'dan insanlar gelmeye başlamış.
Haber almışlar komşu köyden gelenlerden.. Fesçi Şuayip Efendi ve Nalbant Bekir Aga çocuklarıyla birlikte hazırmış gelmek için..
Kadın ve erkekte buruk bir sevinç yaşanmış...
Nedenmi ? 21 yıl geçmiş... Kimler gelecek ? Kimler kaldı? Belki de kaybedildi...
Hiç unutmamış o günü babaannem.
Çarşamba günüymüş.
Köyün merasına Üsküp'lü Muhacirlerin geldiğini duyunca; evden nasıl çıktığını bilemeden meradaki göçmen guruplarına koşarak gitmiş.
"Sağa baktım sola baktım insanların yüzlerine anamı babamı aradım, ama yoktu göremedim ikisinide" derdi.
Kalabalıktı insanlar ama hiç tanıdık yoktu.
İlerde bir genç gördüm 22-23 yaşlarında.
Ona sordum; "be loçkam nerelisin sen" dedim.
Üsküp'lüyüm aba dedi..
Aaa, neresinden ?
Yahya Paşa Mahallesinden deyince, kadının gözleri ışıldamış ve sormuş;
Terzi Nezir Aga'nın kızıyım ben, Bayram Çavuş'un da geliniyim.
Genç beklenmedik ve umulmadık bir hareketle kadına sarılmış ve "abla benim demiş".
O, kadının henüz bir yaşlarındayken kundakta bıraktığı kardeşiymiş.
Ağlamışlar dakikalarca, sonra memleketten haberler.
Annesi ölmüş kadının. Kardeşinin biri de, babası da orda memlekette kalıp ölmeyi, oraları bırakmamayı tercih etmiş. Benim vatanım burası demiş, gelmemiş kardeşiyle birlikte buraya.
Babannem derdi acaba hiç gelmesemiydim, anama babama hasret gittim.
Ve o da ölene dek buraları benimseyemedi, hep oralardan memleketten bahssetti durdu.
Bizlere ağladı hep, hasretti çünkü. 1980 li yıllarda aile bir ara memlekete gitti ziyarete.
Ama o gitmedi, gidemedi.
Neden mi ?
Parasızlıktan değil, oralara gidip te hasret ateşi daha da harlanmasın diye.
Gidenler döndüğünde, sorduğu, bahçelerindeki zerdali ve armut ağaçlarının varlığıydı.
Çünkü soracak kimsesi yoktu artık oralarda...
Göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salı, Aralık 25, 2007
Vatana Dönüşün Hikayesi
Göç kalkacaktı.Karar alınmış uzak akrabalarla akşamdan vedalaşılmış, yakınlarla o gece son bir defa birlikte olunacak ve sabah o kaçınılmaz acı veren ayrılık başlayacaktı.
Kimsenin ağzını bıçak açmaz herkes için için ağlardı ama dışa vuramazdı. Göz yaşlarını ve işin en garip tarafı göçe hazırlanan iki aileden yalnızca iki kişiydiler.
Henüz yaşları kadının 17,erkeğin ise 19'du.
Elde avuçta ne varsa altına çevrilmiş ve hırka içine dikilmişti.Türkiye'de lazım olacaktı.
Hiç bilmedikleri havasına suyuna insanına yabancı oldukları vatanlarına gideceklerdi.
Ayrıldıkları yerden müslüman oldukları için gitmek zorunda olan bu insanlar gittikleri yerde neyle karşılaşacaklardı.
Neyse sabah olmuş köylerinden hiç ayrılmamış bu insanlar tek evlatları kucağında yola çıkmıþşlardı.
Ağıtlar ağlamalar eşliğinde Üsküp Tren Garı'na gelinmiş, eskimiş bir trenin köhne bir vagonuna binmişlerdi.
Anayurda yola çıkmışlardı bir daha belki arkada bıraktıklarına hasret kalacak olan bu insanlar.
Hatta kadının babası bir ara kızının kulağına şöyle fısıldamıştı " kızım gel gitme senin hasretine dayanamam". Ama kızı evladını ve kocasını bırakamamış yoluna devam etmişti.
İstanbul'a gelinmişti.O arada Atatürk'ün ölüm günleri (demekki yıl 1938 miş). İstanbul ana baba günü iğne atsan yere düşmez kalabalık.
Bizimkiler ordan Bursa'ya yola çıkarlar.Nasılmı gelirler onca yolu?
Diğer muhacir göçmenlerle birlikte öküz arabalarıyla yarı aç yarı tok.
Bazen köylülerle karşılaşırlar köylerden geçerken bazıları yardımcı olur ama bazıları onlara düşman gibi bakar nedendir bilinmez.
Onlar müslüman oldukları için Rumeli'den göçerler ama bilmezler ki burda da gavur sanılırlar.
Bursa ili Mustafakemalpaşa ilçesinde iskan edilirler ordan Karacabeyin bir köyüne gönderilirler.
Bu arada fakirlik ve yoksulluktan kadın kucağındaki çocuğunu kızamık hastalığından, karnındaki çocunu da doğunca aynı hastalıktan kaybeder.
Ve iki genç insan o çocuğun ölüsüne bile yaklaşamazlar korkudan.
Yoksulluk fakirlik kol gezer işsizlikte cabası, genelde un bulamacı yerler hayatta kalmak için hemde yağsız tarfından.
Zaman geçer... Geçer de, az sıkıntılı değildir o geçen günler. Durumları biraz olsun düzelmiş 9 çocukları olmuş, ancak 2 si hayatta kalmayı başarmış yalnızca. Akrabasız bir aile...
Yıl 1955...
Büyük toplu göç başlamış, Yugoslavya'dan insanlar gelmeye başlamış.
Haber almışlar komşu köyden gelenlerden.. Fesçi Şuayip Efendi ve Nalbant Bekir Aga çocuklarıyla birlikte hazırmış gelmek için..
Kadın ve erkekte buruk bir sevinç yaşanmış...
Nedenmi ? 21 yıl geçmiş... Kimler gelecek ? Kimler kaldı? Belki de kaybedildi...
Hiç unutmamış o günü babaannem.
Çarşamba günüymüş.
Köyün merasına Üsküp'lü Muhacirlerin geldiğini duyunca; evden nasıl çıktığını bilemeden meradaki göçmen guruplarına koşarak gitmiş.
"Sağa baktım sola baktım insanların yüzlerine anamı babamı aradım, ama yoktu göremedim ikisinide" derdi.
Kalabalıktı insanlar ama hiç tanıdık yoktu.
İlerde bir genç gördüm 22-23 yaşlarında.
Ona sordum; "be loçkam nerelisin sen" dedim.
Üsküp'lüyüm aba dedi..
Aaa, neresinden ?
Yahya Paşa Mahallesinden deyince, kadının gözleri ışıldamış ve sormuş;
Terzi Nezir Aga'nın kızıyım ben, Bayram Çavuş'un da geliniyim.
Genç beklenmedik ve umulmadık bir hareketle kadına sarılmış ve "abla benim demiş".
O, kadının henüz bir yaşlarındayken kundakta bıraktığı kardeşiymiş.
Ağlamışlar dakikalarca, sonra memleketten haberler.
Annesi ölmüş kadının. Kardeşinin biri de, babası da orda memlekette kalıp ölmeyi, oraları bırakmamayı tercih etmiş. Benim vatanım burası demiş, gelmemiş kardeşiyle birlikte buraya.
Babannem derdi acaba hiç gelmesemiydim, anama babama hasret gittim.
Ve o da ölene dek buraları benimseyemedi, hep oralardan memleketten bahssetti durdu.
Bizlere ağladı hep, hasretti çünkü. 1980 li yıllarda aile bir ara memlekete gitti ziyarete.
Ama o gitmedi, gidemedi.
Neden mi ?
Parasızlıktan değil, oralara gidip te hasret ateşi daha da harlanmasın diye.
Gidenler döndüğünde, sorduğu, bahçelerindeki zerdali ve armut ağaçlarının varlığıydı.
Çünkü soracak kimsesi yoktu artık oralarda...
Kimsenin ağzını bıçak açmaz herkes için için ağlardı ama dışa vuramazdı. Göz yaşlarını ve işin en garip tarafı göçe hazırlanan iki aileden yalnızca iki kişiydiler.
Henüz yaşları kadının 17,erkeğin ise 19'du.
Elde avuçta ne varsa altına çevrilmiş ve hırka içine dikilmişti.Türkiye'de lazım olacaktı.
Hiç bilmedikleri havasına suyuna insanına yabancı oldukları vatanlarına gideceklerdi.
Ayrıldıkları yerden müslüman oldukları için gitmek zorunda olan bu insanlar gittikleri yerde neyle karşılaşacaklardı.
Neyse sabah olmuş köylerinden hiç ayrılmamış bu insanlar tek evlatları kucağında yola çıkmıþşlardı.
Ağıtlar ağlamalar eşliğinde Üsküp Tren Garı'na gelinmiş, eskimiş bir trenin köhne bir vagonuna binmişlerdi.
Anayurda yola çıkmışlardı bir daha belki arkada bıraktıklarına hasret kalacak olan bu insanlar.
Hatta kadının babası bir ara kızının kulağına şöyle fısıldamıştı " kızım gel gitme senin hasretine dayanamam". Ama kızı evladını ve kocasını bırakamamış yoluna devam etmişti.
İstanbul'a gelinmişti.O arada Atatürk'ün ölüm günleri (demekki yıl 1938 miş). İstanbul ana baba günü iğne atsan yere düşmez kalabalık.
Bizimkiler ordan Bursa'ya yola çıkarlar.Nasılmı gelirler onca yolu?
Diğer muhacir göçmenlerle birlikte öküz arabalarıyla yarı aç yarı tok.
Bazen köylülerle karşılaşırlar köylerden geçerken bazıları yardımcı olur ama bazıları onlara düşman gibi bakar nedendir bilinmez.
Onlar müslüman oldukları için Rumeli'den göçerler ama bilmezler ki burda da gavur sanılırlar.
Bursa ili Mustafakemalpaşa ilçesinde iskan edilirler ordan Karacabeyin bir köyüne gönderilirler.
Bu arada fakirlik ve yoksulluktan kadın kucağındaki çocuğunu kızamık hastalığından, karnındaki çocunu da doğunca aynı hastalıktan kaybeder.
Ve iki genç insan o çocuğun ölüsüne bile yaklaşamazlar korkudan.
Yoksulluk fakirlik kol gezer işsizlikte cabası, genelde un bulamacı yerler hayatta kalmak için hemde yağsız tarfından.
Zaman geçer... Geçer de, az sıkıntılı değildir o geçen günler. Durumları biraz olsun düzelmiş 9 çocukları olmuş, ancak 2 si hayatta kalmayı başarmış yalnızca. Akrabasız bir aile...
Yıl 1955...
Büyük toplu göç başlamış, Yugoslavya'dan insanlar gelmeye başlamış.
Haber almışlar komşu köyden gelenlerden.. Fesçi Şuayip Efendi ve Nalbant Bekir Aga çocuklarıyla birlikte hazırmış gelmek için..
Kadın ve erkekte buruk bir sevinç yaşanmış...
Nedenmi ? 21 yıl geçmiş... Kimler gelecek ? Kimler kaldı? Belki de kaybedildi...
Hiç unutmamış o günü babaannem.
Çarşamba günüymüş.
Köyün merasına Üsküp'lü Muhacirlerin geldiğini duyunca; evden nasıl çıktığını bilemeden meradaki göçmen guruplarına koşarak gitmiş.
"Sağa baktım sola baktım insanların yüzlerine anamı babamı aradım, ama yoktu göremedim ikisinide" derdi.
Kalabalıktı insanlar ama hiç tanıdık yoktu.
İlerde bir genç gördüm 22-23 yaşlarında.
Ona sordum; "be loçkam nerelisin sen" dedim.
Üsküp'lüyüm aba dedi..
Aaa, neresinden ?
Yahya Paşa Mahallesinden deyince, kadının gözleri ışıldamış ve sormuş;
Terzi Nezir Aga'nın kızıyım ben, Bayram Çavuş'un da geliniyim.
Genç beklenmedik ve umulmadık bir hareketle kadına sarılmış ve "abla benim demiş".
O, kadının henüz bir yaşlarındayken kundakta bıraktığı kardeşiymiş.
Ağlamışlar dakikalarca, sonra memleketten haberler.
Annesi ölmüş kadının. Kardeşinin biri de, babası da orda memlekette kalıp ölmeyi, oraları bırakmamayı tercih etmiş. Benim vatanım burası demiş, gelmemiş kardeşiyle birlikte buraya.
Babannem derdi acaba hiç gelmesemiydim, anama babama hasret gittim.
Ve o da ölene dek buraları benimseyemedi, hep oralardan memleketten bahssetti durdu.
Bizlere ağladı hep, hasretti çünkü. 1980 li yıllarda aile bir ara memlekete gitti ziyarete.
Ama o gitmedi, gidemedi.
Neden mi ?
Parasızlıktan değil, oralara gidip te hasret ateşi daha da harlanmasın diye.
Gidenler döndüğünde, sorduğu, bahçelerindeki zerdali ve armut ağaçlarının varlığıydı.
Çünkü soracak kimsesi yoktu artık oralarda...
Fransız temel
Temel Fransa'ya göç etmiş ve rahip olmayı seçmiş. Yardımcısı ile otoyolun kenarında ellerinde "Kardeşler! Yolun sonu yaklaştı... Bir an önce bu tuttuğunuz yoldan dönmelisiniz!" yazan levhayı, yoldan araba geçtikçe kaldırıp, şoförlere göstermeye başlarlar.
Oradan geçen ilk şoför levhayı okur okumaz, kiliseye para toplayacaklarını düşünerek, kendi kendine söylenir:
- Hiç olmazsa bizi burada rahat bırakın!
Araba virajda kaybolduktan hemen sonra acı bir fren ve arabanın nehire uçuş sesi duyulur...
Bu durumu anlayan rahip Temel, arkadaşına der ki:
- Esasında biz levhaya "Köprü yıkıldı, geçmeyin!'"yazsak, şu yazdıklarımızdan daha anlaşılır olacak herhalde.
Oradan geçen ilk şoför levhayı okur okumaz, kiliseye para toplayacaklarını düşünerek, kendi kendine söylenir:
- Hiç olmazsa bizi burada rahat bırakın!
Araba virajda kaybolduktan hemen sonra acı bir fren ve arabanın nehire uçuş sesi duyulur...
Bu durumu anlayan rahip Temel, arkadaşına der ki:
- Esasında biz levhaya "Köprü yıkıldı, geçmeyin!'"yazsak, şu yazdıklarımızdan daha anlaşılır olacak herhalde.
Gurbet Çilesi
Gurbette çalışan iki Karadenizliden biri izinden dönmüş, hemşerisine memleketten haberler veriyordu :
- Memlekette kar yağdı, kurtlar çakallar köye kadar indi, dedi. Bunun üzerine arkadaşı:
- Bir zarar verdiler mi?
- Sizin çilli horozu çakal kaptı.
- Peçi Karabaş nerede imuş?
- Eşek Karabaşa tekme atarak öldirmuş.
- Eşek değirmenda değul miydu?
- Değirmenden babanın tabutunu cetirmişdu.
- Uy, babam öldi mu?
- Öldü ya. Ananın ölümüne dayanamadu da..
- Ah anam ah! O da mu öldi?
- Eviniz yanarken kurtaramaduk.
- Uyy desene ocağum söndü...
- Memlekette kar yağdı, kurtlar çakallar köye kadar indi, dedi. Bunun üzerine arkadaşı:
- Bir zarar verdiler mi?
- Sizin çilli horozu çakal kaptı.
- Peçi Karabaş nerede imuş?
- Eşek Karabaşa tekme atarak öldirmuş.
- Eşek değirmenda değul miydu?
- Değirmenden babanın tabutunu cetirmişdu.
- Uy, babam öldi mu?
- Öldü ya. Ananın ölümüne dayanamadu da..
- Ah anam ah! O da mu öldi?
- Eviniz yanarken kurtaramaduk.
- Uyy desene ocağum söndü...
Avrupa'ya Göç
Anne - baba ve çocuktan olusan bir Türk aile, karşılarındaki ırmağı geçtikleri anda Avrupa Birliği üyesi bir ülkenin vatandaşı olacaklardır. Önce baba koşarak ırmağın üzerinden atlar karşı tarafa geçer. Sonra anne atlar, suya düşse de zar zor karşı kıyıya geçer. En son çocuk atlar, fakat suya düşüp akıntıya kapılır ve kaybolur. Bunun üzerine baba, anneye döner ve
"Boşver zaten Türktü" der.
"Boşver zaten Türktü" der.
Tuhaf Göç
Bir gece Nasrettin Hoca uyurken evine hırsız girer. Hırsız evde ne var ne yok alır evine götürür. Bunu gören Hoca da geri kalan eşyaları aldığı gibi hırsızın evine götürür. Hırsız hayretle sorar:
-"Evimde bu saatte ne arıyorsun?"
Hoca gayet sakin:
-"Oğlum biz bu eve taşınmadık mı?"
-"Evimde bu saatte ne arıyorsun?"
Hoca gayet sakin:
-"Oğlum biz bu eve taşınmadık mı?"
Kırlangıcın Göçü
Bir kırlangıç hikayesi bu
Kırlangıçların hikayesi
Hani şu altı ayda bi
Havalarda soğuduğunda
Sıcak ülkelere göçmek zorunda kalanların hikayesi
Hani sevmişde kabul görmemiş
Sevildiğini fark edememiş
Ya da sevdiğini bir türlü söyleyememişlerin hikayesi
Hikaye bu ya;
Bir gün bir kırlangıç
Gider Ve bir adamın penceresine konar
Gagasıyala tıklatır pencereyi
Ve adam pencereyi acıp sorar "ne var?" diye
"biliyorum" der kırlangıç, "sana garip gelecek ama , müsaade edersen eğer seninle kalabilirmiyim?"
"niye ki" der adam "uzun zamandır izliyorum seni, evine kimse girip çıkmıyor.
Anlaşılan ne eşin, ne dostun, ne de arkdaşın var.
Beni içeri al,
İster bir kafese koy
İster avucuna alıp sev
Ne olur bundan sonra seninle kalayım"
Der kırlangıç.
Evet yaşlı adam kırlangıcı kabul etmez,,
Kırlangıç ısrar etsede kabul edilmez.
Büyük bir üzüntüyle uçar gider
Aradan 6 ay geçer,
Kırlangıçlar yeniden gelmeye başlar.
Yaşlı adam,pişmanlık ve üzüntü içinde,,
Kırlangıcı beklemeye başlar.
Ama ne yazıkki kırlangıç dönmez,
Diğer kırlangıçlarasorar.
Benim dostum bir kırlangıç vardı
O neden gelmedi der.
Kırlangıçlar cevap verir,,
Sen bilmezmisin be amca,
Kırlangiçların ömrü 6 aydır.
Bunu duyan yaşlı adam çok üzülür ve pişman olur...
SON onun için
canlar sevdiklerimize değer verelim sevelim..
Olur ki birgün GÖÇ edeni kaybederiz....
Kırlangıçların hikayesi
Hani şu altı ayda bi
Havalarda soğuduğunda
Sıcak ülkelere göçmek zorunda kalanların hikayesi
Hani sevmişde kabul görmemiş
Sevildiğini fark edememiş
Ya da sevdiğini bir türlü söyleyememişlerin hikayesi
Hikaye bu ya;
Bir gün bir kırlangıç
Gider Ve bir adamın penceresine konar
Gagasıyala tıklatır pencereyi
Ve adam pencereyi acıp sorar "ne var?" diye
"biliyorum" der kırlangıç, "sana garip gelecek ama , müsaade edersen eğer seninle kalabilirmiyim?"
"niye ki" der adam "uzun zamandır izliyorum seni, evine kimse girip çıkmıyor.
Anlaşılan ne eşin, ne dostun, ne de arkdaşın var.
Beni içeri al,
İster bir kafese koy
İster avucuna alıp sev
Ne olur bundan sonra seninle kalayım"
Der kırlangıç.
Evet yaşlı adam kırlangıcı kabul etmez,,
Kırlangıç ısrar etsede kabul edilmez.
Büyük bir üzüntüyle uçar gider
Aradan 6 ay geçer,
Kırlangıçlar yeniden gelmeye başlar.
Yaşlı adam,pişmanlık ve üzüntü içinde,,
Kırlangıcı beklemeye başlar.
Ama ne yazıkki kırlangıç dönmez,
Diğer kırlangıçlarasorar.
Benim dostum bir kırlangıç vardı
O neden gelmedi der.
Kırlangıçlar cevap verir,,
Sen bilmezmisin be amca,
Kırlangiçların ömrü 6 aydır.
Bunu duyan yaşlı adam çok üzülür ve pişman olur...
SON onun için
canlar sevdiklerimize değer verelim sevelim..
Olur ki birgün GÖÇ edeni kaybederiz....
Göç ve Hasret
Soğuk bir sonbahar akşamıydı. Hava kararmış, yağmur başlamıştı. Düşlerimize yağmur yağıyordu ellerimizi. Gözlerin donuk bedenin halsizdi.
Gizli bir el kalkış hazırlanan otobüse binmek için seni sürükler gibiydi. Sanki kalmak istiyordun. "baharda dönerim" demiştin hatırlıyor musun ?" Sakin beni unutma bekle."
Ben seni unutmadım sevgili, ben seni unutmadım. Bütün kış baharda döneceğin günün hayaliyle ısındım. Minik öpücüklerle uyandırıp güneşin doğuşunu gösterecektim sana. Çiçeklerin, denizin, kumasalın, güneşin tadına birlikte varacak , gün batımlarında denizle birleşen ufuk çizgisini birlikte seyredecek, ay ışığında mutluluk şarkımızı söyleyecektik.
Yalan değil kaçamak sevdalara takıldım yokluğunda bir süre. Sana benzeyen her şeyi sevdim ben. Sevdiği her şeyde senden izler vardı. Aradığımı buldum sandım ama yanıldım , bulduğum sen değildin. Olmadık zamanlarda aklıma düştün, zamansız yaralandım. Her sabah seni bulmak için yolara düşmek geldi içimden ama gidemedim .
Yalnızlığın acısıyla gurur satın alır oldum her gece. "Gelir" dedim kendi kendime, "Söz verdi gelmesi gerek." Bekledim.Kendimi param parça hissetim ama yine de sana kızamadım.Unuttum kötü sözlerini Unuttum kapında bekletildiğimi.Unuttum telefonlarıma cevap vermediğini, kavgalarımızı unuttum. Bir tek seni unutmadım sevgili, bir tek seni unutamadım. Hep dönmeni bekledim. Zamanla alıştım acılara , ölüm ilanlarında kendiliğinden siline adreslere. Alıştım sevdiklerimin yokluğuna. Ama yalnızlığa alışamadım, hasrete alışamadım, sensizliğe alışamadım. Hep dönmeni bekledim.
Olamadı gülüm bir araya gelemedik. Oysa daha yolun başındaydık, tomurcuktuk daha çatlamaya hazır. Bahar gelmeden ayrıldık. Şimdi artan yalnızlığım , büyüyen yokluğu var . duvarlarda gözlerinin izi , kapı kollarında parmak izlerin saklı. Sen neredesin sevgili, varlığın nerede ?. bir mevsim döndü , sen dönmedin .Düşlerim böyle dağınık değildi eskiden. Kara bulutlar gibi kümelenip bir yere, acılarım yüreğimde çöreklenmişti gece yarılarında. Özlemlerim hiç bu kadar olmamıştı gün ışığına. Hasret bu kadar büyümemişti. Şimdi göçebe olmuş yüreğimle her sabah yeni yolculuklara çıkıyorum. Umudun türküsünü söylüyorum öksüz bakışlarımla.....
Gizli bir el kalkış hazırlanan otobüse binmek için seni sürükler gibiydi. Sanki kalmak istiyordun. "baharda dönerim" demiştin hatırlıyor musun ?" Sakin beni unutma bekle."
Ben seni unutmadım sevgili, ben seni unutmadım. Bütün kış baharda döneceğin günün hayaliyle ısındım. Minik öpücüklerle uyandırıp güneşin doğuşunu gösterecektim sana. Çiçeklerin, denizin, kumasalın, güneşin tadına birlikte varacak , gün batımlarında denizle birleşen ufuk çizgisini birlikte seyredecek, ay ışığında mutluluk şarkımızı söyleyecektik.
Yalan değil kaçamak sevdalara takıldım yokluğunda bir süre. Sana benzeyen her şeyi sevdim ben. Sevdiği her şeyde senden izler vardı. Aradığımı buldum sandım ama yanıldım , bulduğum sen değildin. Olmadık zamanlarda aklıma düştün, zamansız yaralandım. Her sabah seni bulmak için yolara düşmek geldi içimden ama gidemedim .
Yalnızlığın acısıyla gurur satın alır oldum her gece. "Gelir" dedim kendi kendime, "Söz verdi gelmesi gerek." Bekledim.Kendimi param parça hissetim ama yine de sana kızamadım.Unuttum kötü sözlerini Unuttum kapında bekletildiğimi.Unuttum telefonlarıma cevap vermediğini, kavgalarımızı unuttum. Bir tek seni unutmadım sevgili, bir tek seni unutamadım. Hep dönmeni bekledim. Zamanla alıştım acılara , ölüm ilanlarında kendiliğinden siline adreslere. Alıştım sevdiklerimin yokluğuna. Ama yalnızlığa alışamadım, hasrete alışamadım, sensizliğe alışamadım. Hep dönmeni bekledim.
Olamadı gülüm bir araya gelemedik. Oysa daha yolun başındaydık, tomurcuktuk daha çatlamaya hazır. Bahar gelmeden ayrıldık. Şimdi artan yalnızlığım , büyüyen yokluğu var . duvarlarda gözlerinin izi , kapı kollarında parmak izlerin saklı. Sen neredesin sevgili, varlığın nerede ?. bir mevsim döndü , sen dönmedin .Düşlerim böyle dağınık değildi eskiden. Kara bulutlar gibi kümelenip bir yere, acılarım yüreğimde çöreklenmişti gece yarılarında. Özlemlerim hiç bu kadar olmamıştı gün ışığına. Hasret bu kadar büyümemişti. Şimdi göçebe olmuş yüreğimle her sabah yeni yolculuklara çıkıyorum. Umudun türküsünü söylüyorum öksüz bakışlarımla.....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)