YOKSULLUĞUN GÖZYAŞLARI
Yağmur taneleri makineli tüfeğin kurşunları gibi arabaların ve evlerin camlarını dövüyordu. İnsanlar,şemsiyelerini açmış, yağmurun bedenlere nüfuz eden ıslatıcılığından korunmaya çalışıyorlardı. Bu sırada, üstünde siyah bir paltosu bulunan orta yaşlı bir adam, başına siper ettiği şemsiyesiyle ıslanmamaya çalışıyordu. Daha fazla dışarıda kalmamak için de hızlı adımlarla yürüyordu. Temiz pantolonunun paçaları ise bu hızlı yürüyüşünden nasibini alıyordu. Gözlüklü adamın bu hızlı yürüyüşünü bir çocuğun ince sesi ağırlaştırdı;- Amca bir dakika bakar mısın? Gözlüklü adam,bu söz üzerine arkasına döndü. Sesin sahibini tanımaya çalıştı. Bu tanıdığı birisi değildi. Sesin sahibi dokuz on yaşlarında küçük bir çocuktu. Onun yanında ise altı yedi yaşlarında bir çocuk daha duruyordu. Çocukların üzerinde ne bir palto ne de kendilerini yağmurdan koruyacak bir şemsiyeleri bulunuyordu. Yağmur taneleri acımasız bir şekilde çocukları isabet almışçasına üzerlerine iniyordu. Çocuklar ise soğuktan titreyerek iki büklüm olmuşlardı. Sefaletin renklerinin bütün tonları çocukların üzerinde gözlemlenebiliyordu. Çorapsız olarak giydikleri lastik ayakkabıları,onlara, kışın bütün insanların ayaklarının üşümesi gerektiğini zannettiriyordu.Adam onlara biraz daha dikkatlice bakınca, gözlerinden yaşlar aktığını gördü. Bu yaşlar yağmur taneleri miydi,yoksa göz semasından süzülerek inen hüzün damlacıkları mıydı? Bunu tam olarak kestiremedi. Ama her halükarda çocukların masum duruşları onu etkiledi. Onlara;- Buyurun çocuklar ne istiyorsunuz? dedi.Büyük olan çocuk biraz çekinerek ve kekeleyerek;- Aamca ,dedi. Va varsa bi bize biraz para verir misin? He hem karnımız aç he hem de anne annemiz pa para götürmezsek bize ço çok kızıyor. ( Çocuk soğuğun etkisiyle böyle kekeleyerek konuşuyordu. Yoksa çocuk kekeme birisi değildi. İşte biraz konuştuktan sonra açıldı. Normal konuşmaya başladı) Amca, babamız ise bizi hortumla dövüyor. Ne olursun amca bu akşam para bulmak için çok bekledik. Eve çok geç kaldık. Evimizde çok uzakta. Dolmuşa binecek paramız bile yok.Adam,çocuklara acıma duygusuyla karışık sevgi dolu bir ifadeyle baktı. “Yoksulluk ne kötü bir olay. Ancak sevgi yoksulluğu mal yoksunluğundan daha kötü” diye düşündü. Nasıl olur da bir baba çocuğunu para getirmiyor diye dövebilirdi. Böylesine vicdandan ve merhametten yoksun bir insan olabilir miydi? Bu sorular adamın sevgi dolu kalbinden zihnine akan rahmet esintileriydi. Sevgiyle dolu bir insanın bunu anlaması tabi ki mümkün değildi. Bu tür insanların çocuk sahibi olmasını toplum açısından bir şanssızlık olarak değerlendiriyordu. Ona göre, ancak sevmesini bilen ve mutluluğu gönül deryasında estirebilen insanlar çocuk sahibi olmalıydı.Adam bunları düşünürken aynı zamanda çocukları bir balkonun altına çekmiş şemsiyesini de onların üzerine tutmuştu. Böylece çocukların biraz da olsa ıslanmasını engellemek istemişti. Orta yaşlı adam,sevgiyi yüreklerinin derinliklerinde hisseden insanların duyarlılığını gösteriyordu. Adamın kalp coğrafyasında,rahmet rüzgarları esiyordu. Vicdanının üstü dünya malına tamahla kirlenmemişti. İnsanlığın,insani değerlerin hala ayakta,dimdik olduğunu gösterecek erdemli bir tavır sergiliyordu. Üzerindeki paltosunu çıkarıp,çocukların üstüne sardı. Şemsiyesini de büyük çocuğun eline tutuşturdu. Sonra da ceplerine biraz harçlık koydu. Çocukların oturduğu yerin adresini aldıktan sonra yanlarından ayrıldı.Çocuklar belki de o güne kadar karşılaşmadıkları bir olayı yaşamışlardı. Şimdi üstleri sıcaktı. Yağmurun acımasızlığını engelleyecek bir paltoları vardı. Şefkat şemsiyesi ise,daha üzerlerine inmeden bu acımasızlığı dağıtıyordu. Büyük çocuk üzerlerindeki platoyu kardeşinin üzerine örttü. Daha çok onu soğuktan korumayı istiyordu. Kardeş içinde sanki bir sobanın yandığını hissetti. Bir müddet sonra evlerine doğru giden bir dolmuşa binerek oradan ayrıldılar.Yağmur ise bütün şiddetiyle yağmaya devam ediyordu. Arabaların silecekleri hızlı hızlı çalışıyordu. İnsanlar da sağa sola kaçışarak bu bardaktan boşanırcasına inen yağmur tanelerinden kurtulmaya çalışıyorlardıİki kardeş birbirine sarılarak uyumaya çalışıyorlardı. Ancak büyük çocuğun öksürükleri çok şiddetliydi. Bir türlü uyumasına izin vermiyordu. Bir müddet sonra hafif bir uykuya daldı. Rüyasında bir nehir gördü. Nehirin kenarında ağaçlar vardı. Ceylanlar ormanın içinde zıplayarak koşuşuyorlardı. Nehirin az ilerisinde, büyük bir şelale akıyordu. Gökyüzü masmaviydi. Hiçbir bulut görünmüyordu. Sanki melekler bütün bulutları başka bir yere götürmüşlerdi. Bu sırada aksakallı bir dede, elini açmış, çocuğa doğru ilerliyordu. Ona bakarak seslendi;- Gel yavrum, gel yanıma. Seni bu dünyanın bütün sıkıntılarından kurtarayım. Çocukların mutlu ve huzurlu oldukları,her türlü oyunun ve oyuncakların bulunduğu masal dünyasına götüreyim,diyerek güler yüzüyle çocuğun bütün zerrelerine sıcaklık sunuyordu. Bu rüya çocuğun masum yüzünde tatlı bir tebessüm bırakmıştı. Şimdi büyük çocuğun öksürükleri kesilmişti. Derin bir uykuya, belki de uzun çok uzun bir uykuya dalmıştı.
Horozlar sabahın olduğunu bildiren çalar saat gibidirler. Tan yeri ağarmaya yüz tutarken, ötüşleriyle günün başladığını haber verirler. Güneş, kiremitleri kırık ve dökük olan çatılarda bazısı tütmeye yüz tutmuş,bazısı da tütmeye çalışan, kararmış bacaların ardından sarımtırak başını ürkek bir şekilde çıkarmaya çalışıyordu. Dün gece yeryüzünü yağmur bombardımanına tutarak, her tarafı çamura beleyen kara bulut kümeleri yavaş yavaş güneşin önünden çekiliyorlardı. Bu esnada horozların ötüşleri etrafta yankılanıyordu. Yeryüzü, güneşin aydınlık ışıklarıyla gülümsemeye hazırlanıyordu. Güneşin tebessümü insanların, özellikle de yoksulların yüzlerinde bir gül motifi oluşturuyordu. Çünkü güneşin aydınlık yüzü, insanları yakacak, yatacak, giyecek sorunlarının acımasız pençelerinden kurtarmaya vesile oluyordu. Yalnız, dün gece iki kardeşin birbirine sarılarak aç karnına yattıkları evde buruk bir sessizlik vardı. Güneşin gülümseyen ışıkları, acımasız anne ve babanın soğuk kalplerine nüfuz edememişti. Belki de şefkat ışıklarının girmesine izin verilmemişti. Sabah olduğunu horozların ötüşleriyle anlayan küçük kardeş Mustafa, gözlerini ovalayarak uyandı. Bira gerindikten sonra gözleri hala yatmakta olan abisi Hasan’a takıldı. “Ne güzel uyuyor” diye içinden geçirdi. Ama uyandırması gerekiyordu. Çünkü biraz daha oyalanırlarsa okula geç kalacaklardı. Bu esnada karnının açlıktan guruldayan sesini yatıştırmak için eliyle karnına bastırdı. Sonra abisine yönelerek:- Abi, abi hadi kalk, okula geç kalıyoruz. Çabuk ol, dedikten sonra kendisi yataktan kalktı. Kapının arkasına astığı yıpranmış, rengi solmuş önlüğünü aldı. Giyinmeye başladı.Bu sırada abisi Hasan hala uyumaktaydı. Daha kalkmamıştı. Yanına eğildi. Tekrar seslendi:- Abi, hadi kalksana, derken bir yandan onu da sağa sola sallıyordu. Ama o da ne ? Abisinin eli buz gibiydi. Yüzü ise, dünyanın bütün dertlerini ardına atmışçasına masum bir portre çiziyordu. Sanki sonbahar mevsiminin sarı yapraklarının rengi abisinin yüzüne yansımıştı. Mustafa abisinden bir cevap alamayınca heyecanlı bir korkuyla annesine seslendi:- Ana, ana çabuk gel kız ana! Abim abime bir şey oldu galiba!Ana evin içini korku yankılarıyla çınlatan bu tiz sese haşin bir gürültüyle karşılık verdi:- Bağırma lan bağırma! Babanı uyandıracaksın. Yoksa canınız sabah sabah dayak mı istiyor?Sevgisizlikten duyarsızlaşan kalpler maalesef öylesine katılaşıyordu ki, masum bir çocuğun haykırışlarına bile olumlu bir tepki gösteremiyordu. İşte insanın kalbinden sevgiyi ve şefkati alırsanız, onu sadece bir parça et yığını haline getirmiş olursunuz. Tik tak diyerek sadece bir makine gibi işlemeye devam eder.ancak insanı diğer varlıklardan ayrı bir konuma yükselten insani değerlerden soyutlandığı için, hiçbir kıymet ifade etmez. Taş kalpli ana bağırmalarına devam ediyordu:- Patlama lan geliyorum işte…. Ölmediniz ya !Bu sırada çocukların yanına gelmişti. Mustafa’nın yüzünde, iki göz pınarından akan billurdan bir dere oluşmuştu. Gözyaşları bu dereden akmaya devam ediyordu. Ana, çocuğun bu halini görünce biraz ürktü. Belki de meraklandı. Kalbinin en ücra köşelerine gizlenmiş olan bir yumuşaklıkla:- Ne oldu oğlum, niçin ağlıyorsun, abin niçin kalkmadı? diye sorarken, sanki az önceki kaba sesli kadın o değildi. Ne kadar kötü de olsa ana idi. Gerçi kadınların çoğu çocuk doğurma kabiliyetine sahiptir. Ama ne yazık ki ekseri kadın ana olma erdemine sahip olamıyordu. Çünkü çocuk doğurma kabiliyeti doğuştan verilen bir yetenek ve özelliktir. Ancak ana olma bilinci ise, özveriyle, fedakarlıkla belli eğitim sürecinden geçmeyi gerektiriyordu. Gerçi analık duygusu bütün ana olabilen kadınlarda vardır. Belki bu duyarlılık bazılarında daha fazla kendisini gösterirken, bazılarında da şartların getirdiği bir takım engeller yüzünden yüreğin derinliklerine çekilmiştir.İşte bu kadının da vicdanının en kuytu yerlerindeki analık duygusu çocuğun ölüm sessizliği karşısında canlanmaya ve yüreğinin su yüzüne çıkarak evlat acısını hissettirmeye başlamıştı. Hasan ölmemiş olsaydı, belki de şöyle diyecekti: “Ana be bu şefkat kanatlarının üzerimize gerilmesi için ille de ölmemiz mi gerekiyor? Eğer söyleseydin, biz daha önce de ölmesini bilirdik.” Maalesef insanlar ellerindeki varlıkların değerini ancak onları kaybettikten sonra anlayabiliyorlardı. İşte bu ana da böyle sıkıntılı bir durumdaydı. Çocuğunun başına çöktü. Eliyle yüzüne baktı. Yüzü buz gibiydi. Eline ayağına baktı, onlarda buz kesmiştiler. Başını kalbine koyarak kalp atışlarını dinlemek istedi. Kalp, hayat damarlarına canlılık sunan atışlarına son vermişti. Erken yaşta hayatın zorluklarına yenilmişti.Hasan’ın dünya hayatının ahirete açılan kapısına geldiği haberini veriyordu. Hasan’ın can kuşu, dünya semalarından, ahirete doğru kanatlarını çırparak uçuşa geçmişti.Ölümün soğuk rüzgarları, Hasan’ın yüzünden, annesinin bedenine geçmişti. Sanki kadının dili tutulmuştu. İşte çocuğu ölmüştü. Her gün “geberesin e mi” diye bağırdığı, dayak attığı çocuğunu kaybetmişti. Kendisinin ifadesiyle Hasan “gebermişti(!)” Bundan sonra Hasan annesinin ve babasının azap kokan ses rüzgarlarından etkilenmeyecekti.Ama o anaydı. Ne kadar kötü de olsa anaydı. Ne kadar yok denilse de, sevgi ve rahmet anaların yüreklerinde gizlidir. Bir gün hiç umulmadık anda kalpten fışkırıverir.Oğlu ölen kadın, acımasızlıktan sertleşen yüzünün derisinde bir ılıklık hissetti. Bütün bedeni titredi. Yıllardır suya hasret, kurumuş toprağın, suyu içine çekmesi gibi içten ve samimi bir şekilde oğluna sarıldı. Çocuğun soğuk bedeninde, evladın sıcaklığını hissetti. O güne kadar yaşamadığı duygusal yumuşaklığı Hasan’ın cansız bedeninin soğuk rüzgarlarında yaşadı. Gök gürültüsünü andıran sesiyle “oğlum, oğlum, Hasan’ım!” diye bağırmaya feryat etmeye başladıktan sonra, gözyaşlarını hiç çekinmeden yanaklarından aşağıya salıverdi. Güneş pencereden küçük bir aralık bularak ışıklarını, rahmet pınarını ancak çocuğunun ölümünde bulan, bu kederli annenin gözbebeklerine yansıtıyordu. Bu sırada baba evdeki bunca gürültünün, bağırtının, ağıtın, figanın yankısıyla ancak uyanabildi. Hemen sesin geldiği Hasan’ın yattığı odaya gitti. Karısını, çocuğun başucunda ağlarken gördü. O güne kadar ağladığını görmediği karısının gözlerinde yaşlar görünce, adam da korkulu bir heyecanla:- Ne oldu lan kadın! Bu ne hal! Niye ağlıyorsun?- Hasan’ım, Hasan’ım, dedi kadın. Hasan’ım öldü bey. Baksana yüzüne bir çiçek gibi solmuş yavrucuğum.Ölüm rüzgarı öylesine sert bir şekilde eser ki onun karşısında duygulanmayacak bir kalp az bulunur. İşte baba da bu sert rüzgara çarpmıştı. Ağlamaklı bir sesle:- Ne oldu, ne oldu Hasan’ıma? Söyle, söyle be kadın!Kenar mahallelerde oturan insanlar ne kadar katı ve sert olsalar da ölüm senfonisinin ağır ritimleri karşısında gözyaşlarını tutamazlardı. Aslında bu insanları çocuklarına karşı böylesine katı ve acımasız yapan belki de kendilerini yoksulluğa, soğuğa, açlığa mahkum eden bir anlayıştır. Baba ana ile birlikte Hasan’a sarılmış ağlıyorlardı. Hasan’ın yüzü solmuş bir gül gibi sararmıştı. Annesinin ve babasının bu ağıtları karşısında Mustafa hiç beklenmedik bir tepki gösterir:- Katiller, katiller! Siz öldürdünüz, siz öldürdünüz abimi! Onun ölümüne siz sebep oldunuz, diyerek gözyaşları içinde odayı öfkeyle terk etti.Baba ve ana Hasan’ın acısına mı yoksa kendilerini terk eden küçük Mustafa’nın ayrılığına mı yanacaklarını bilemediler. Yalnızca ağızlarından acı bir feryat yükseldi: “ Mustafaaa!”Ama Mustafa bu seslere aldırış etmeden kapıyı hızla çarparak dışarıya çıkmıştı. Ana baba bu duyarsızlıklarının bedelini oğullarının ölümüyle ödemişlerdi. Küçük Mustafa’nın evi terk edişi de kendileri için ikinci bir ölüm olmuştu.Ölüm insanların karşısına hiç beklemedikleri bir anda çıkabilirdi. Bunun için insanın her zaman ölüme hazırlıklı olmaları gerekiyordu sevgisini ve şefkatini ölümün ansızın estirdiği ayrılık rüzgarlarına bırakırsak, sevgimizi de şefkatimizi de alır götürür. O anda ortaya çıkan sevgilerin çok fazla da bir değeri olmaz. İşte Hasan’ın annesiyle babasının o güne kadar erteledikleri sevgi pınarını çocuklarının ölümü üzerine akıtmaya başladıklarında, bunun küçük Mustafa üzerinde hiçbir tesiri olmadı. Anne babalar çocuklarına gereken sevgi ve ilgiyi onlar hayattayken sunmaları gerekmektedir. Muhtaç olduklarında onlara bu güzellik sunulmalıdır. Yoksa hissedilmesi mümkün olmayan bir anda sunulan bir sevginin ve gösterilen ilginin hiçbir önemi yoktur. Susuzluktan kıvranan bir insana, ihtiyaç duyduğu anda verilen suyun bir anlamı vardır. Aksi taktirde susuzluğu gittikten ve su ihtiyacı kalmadığı bir sırada “ şey benden su istemiştin. İşte sana getirdim. Al iç” dersek bu ikram hiçbir şekilde değer kıymet ifade etmez. Ancak çocuklarda bundan nasibini almalıdır. Onlar da anne ve babalarına ihtiyaç duydukları anda ellerlinden gelen yardımı ve yakınlığı göstermelidir. Kendilerine o güne kadar bakan ve zorluklarına katlanan insanlara hürmette kusur etmemelidir. Çünkü anne babalar saygı ve hürmete layık olan insanlardır. Şunu da hiç aklımızdan çıkarmamalıyız: saygı, sevgi bahçesinde açan bir güldür. Sevmesini bilen insan saygı duyulmaya layıktır.
Ölüm sessizliği komşuların gelmesiyle beraber yerini düzensiz çalınan bir ölüm orkestrasına bırakmıştı. Komşular koro halinde bu orkestraya eşlik ediyorlardı. Dizlerini döven, kendilerini yerlere atan kadınlar, ölüm operasının bir sahnesini canlandırıyorlardı. Erkekler ise hüzün rüzgarlarının çarptığı kederli bir yüz coğrafyasıyla dışarıda Hasan’ın küçük bedeninin son temizliğinin yapılmasını bekliyorlardı. Ağızlarından, burunlarından üfürdükleri sigara dumanları bir fabrikanın bacasından tüten karanlık bulutlar gibi etrafa yayılıyordu. Erkeklerin toplandıkları yerin az ilerisinde ise yanan ateşin üzerinde bir kazan su bulunuyordu. Bu su, küçük yaşta gözlerini dünyanın tüm kötülüklerine kapayan Hasan için hazırlanıyordu. Bu esnada bahçe kapısı açıldı. Erkeklerin hepsi aynı anda, açılan kapıdan içeriye giren gözlüklü adama baktılar. Baba ise küçük Mustafa’yı bu adamın yanında gözleri fal taşı gibi açıldı. İçinde tanımlayamadığı bir burukluk hissetti. Ağzındaki sigarasını heyecanla yere attı. Koşar adımlarla Mustafa`ya doğru ilerledi:- Oğlum, Mustafam! Diyerek kollarını açtı. Küçük Mustafa’yı o güne kadar saramadığı bir içtenlikle kucaklamak istedi. Ama küçük Mustafa hala olayın şokunu atabilmiş değildi. Babası kendisine doğru ilerlerken korkuyla genç adamın arkasına saklandı. Şimdi gözlerinde, babasının acımasızca dayak atışları canlanıyordu.İşte babası hortumu almış üzerlerine yürüyordu. Abisi Hasan ise her zaman olduğu gibi yine kendisine siper oluyordu. Kardeşi dayak yemesin diye kendisini hortuma hedef yapıyordu. Bir yandan da bağırıyordu: “baba ne olursun yapma! Yapma baba!... Baba baba vurma. Ne dersen yapacağım söz veriyorum.Babanın hortumları acımasızca abisinin cılız bedenine iniyordu. Kendisi ise gözyaşları içinde olanları izliyordu. Yine abisi kendisini dyaktan ve hırpalanmaktan kurtarmıştı.Küçük Mustafa’nın gözleri ta derinlere dalmıştı. O derinlerden birkaç damla gözyaşı masum yüzünden akıyordu. Bu sırada babası yanına gelmişti. Ona:- Oğlum, Mustafam! Gel yanıma…Baba sözlerini tamamlamamıştı ki ortalığı Mustafa’nın acı haykırışları kapladı. Sesi bütün mahallede belki gökyüzünde bile çınlamıştı.- Katil! Katil çek ellerini üzerimden! Bütün bunlara sen sebep oldun. Çekil yanımdan. Küçük Mustafa bunları söylerken de gözlüklü adamın arkasına iyice sığınmıştı. Abisi yaşasaydı şimdi o kendisini böyle koruyacaktı. Ama o ölmüştü, öldürülmüştü. Onun acısı küçük yüreğini yakmaktaydı. Duyduğu acıdan dolayı ne yapacağını bilmiyordu. Şimdi de abisinin hatıraları gözünde canlanmaktaydı. Beraber yatağa girerek birbirini ısıtmaya çalışmalarını, çayırlarda güreşmelerini, siyah önlükleriyle okula gidişlerini ver kendilerine sataşan birisi olunca onun birdenbire diklenmesini canlandırmaya çalışıyordu. Bunlar küçük Mustafa’nın burukluğunu arttırdı. Babasını da gözünde daha çok küçülttü. Aslında istemiyordu babasına böyle davranmayı. Ancak bir babanın böylesine duyarsız kalışına ve çocuklarını açlığa, soğuğa,hastalığa ve ilgisizliğe mahkum ederek ölmesine izin vermesini de bir türlü anlayamıyordu. Bunun için de yüreğindeki öfke kasırgalarının esmesine engel olamıyordu. Gözlüklü adam, küçük Mustafa’nın şu anda bir depresyon geçirdiğinin farkında olarak, babaya müdahale etti:- Bir dakika beyefendi, dedi. Çocuk şimdi bir bunalım içinde. Üzerine fazla gitmeniz doğru olmaz. Bir müddet bekleyin. Şu cenazeyi kaldıralım, ondan sonra konuşuruz. Baba, garip garip bu adama baktı. Onu tepeden tırnağa süzdü. Yüzü güven veren bir ifadeye sahipti. Giyimi ise oldukça düzgündü. Konuşması kibar ve sakinceydi. Hiç de yapmacık davranmıyordu. Baba, gözlüklü adamı soran gözlerle iyice süzdükten sonra:- Siz kimsiniz beyefendi? Nereden geldiniz böyle? Bu çocukla neden bu kadar çok ilgileniyorsunuz. Bugüne kadar sizi hiç görmedim. Burada ne işiniz var? Gözlüklü adam gayet sakin bir şekilde gözlüğünü çıkardı. Güzel bir şekilde sildi. Sonra da gözlüğünü tekrar taktı. Çocuğun babasın anlamlı anlamlı bakarak:- Bakın beyefendi, dedi. Ben Sokak Çocuklarını Koruma Vakfı üyesiyim. Çocukların bakıma muhtaç güzel birer çiçek olduklarına inanıyorum. Bunun içinde onların solmasına neden olacak her şeyden korumaya çalışıyorum. İnsan olarak bana düşen görev de bu çocuklara karşı sevgi ve şefkat sunmaktan başka bir şey değildir. Sizin çocuklarınızı da dün akşam böyle perişan bir halde görünce gönlüm onları başı boş bırakmaya el vermedi. Vicdanım beni buralara kadar sürükledi. Onlarla bunun için ilgilenmeye çalışıyorum. Ama diğer çocuğunuzun ölümü beni çok yaraladı. Bundan dolayı çok üzüldüm. Başınız sağ olsun. Allah sabır versin. Sizinle asıl cenazeyi defnettikten sonra konuşacağız. Şimdi yaranızı daha fazla deşmek istemiyorum. Baba, adamın karşısında suçlu bir insan gibi sessiz bir şekilde durdu. Dikkatlice onu dinledi. Bu sırada Hoca efendi, Hasan’ın cenazesini yıkayıp, kefenlemişti. Erkekler tabutu getirip çocuğu içine koydular.Kadınların ağıtları gökleri inletiyordu. Erkekler ise onlara göre daha sakin bir şekilde tabutu, cenaze arabasına yerleştiriyorlardı. Küçük Mustafa bu manzaraya dayanamadı. Koşarak tabutun üstüne kapandı:- Abim! Abim benim! Nereye gidiyorsun, beni kime bırakıyorsun? Gitme ne olur girme abi gitme!..küçük Mustafa’nın bu haykırışları oradaki bütün insanların gözlerinden hüzün yağmurları indirmelerine neden oldu. Gözlüklü adam, çocuğu omuzlarından kavrayıp kendine doğru çekti:- Gel küçüğüm, dedi. O şimdi Rabbine kavuştu. Allah, onu cennetine yerleştirecektir. Belki de o şimdi sana “ ağlama Mustafa, benim yerim burada daha rahat” diyordur. Gel onun için Allah’a dua edelim. Küçük Mustafa bu sesin sahibini kıramadı. Tabuttan çekildi. Küçük ellerini gökyüzüne kaldırarak yüce Allah’a dua etti:“Allah’ım” dedi. “Güzel abimi cennetine koy e mi! Ona kimse dayak atmasın. Kimse onu orada dilendirmesin.Allah’ım, onu soğukta üşümeyeceği sıcak bir eve yerleştir. Karnını güzelce doyuracağı yiyecekler ver ona, güzel Allah’ım.” Küçük Mustafa bu şekilde dua ederken, cenaze arabası da ağır ağır mezarlığa doğru ilerlemeye başlamıştı.
Mezarlık… Bütün insanların sonsuz olmayacağını en açık bir şekilde sergileyen bir müzeye benziyordu. İnsanlar en çok sevdikleri varlıkları getirip, birkaç damla gözyaşıyla açtıkları çukurun içine bırakıp çekip gidiyorlardı. Mezara bırakılan insan sanki yeniden keşfedilmiş gibi, büyük bir duygu coşkunluğuyla yolcu ediliyordu. Bedel isteyen işlere tahammül edemeyenler, bedelsiz sevgileri göstermekten çekinmezler. Ölen bir insan için ağlamak hiçbir anlam ifade etmez. Çünkü artık o aramızda olmayacaktır. Onun hastalıklarına, acılarına, ihtiyaçlarına katlanmak zorunluluğu olmayacaktır. Önemli olan bir insan ölmeden önce ona gereken ilgi ve sevgiyi gösterebilmektir.Hasan’ın getirildiği mezarlık bir ormanı andırıyordu. Çam, söğüt, kavak ağaçları mezarların başında sıralanıp gidiyordu. Mezarların üstündeki otlar, çiçekler ve güller ise rengarenk ve canlı bir görünüm sergiliyorlardı. Bir müddet sonra mezarlığın kapısında bir araba konvoyu göründü. En önde cenaze arabası bulunuyordu. Kalabalık arabalardan inerek, cenazeyi musalla taşına koydular. Sonra da imama uyarak cenaze namazını kıldılar.Kalabalığın üstünde bir güvercin uçuyordu. Sanki Hasan’ın ruhu bu güvercine geçmişti de kendi cenaze namazına katılmak istiyordu. Namazı kılan kalabalığın üstünde bir tur attıktan sonra az ilerideki bir çam ağacının üstüne konarak onları seyretmeye daldı. Kadınlar hüzünlü gözlerle etrafı süzüyorlardı. Bu sırada erkekler tabutu omuzlarına almış tekbir sesleri eşliğinde mezarlıkta ilerliyorlardı. “Allah’u ekber, Allah’u ekber Lailahe illallah Allah’u ekber…..” Bu sesler mezarlıkta lahuti bir atmosfer oluşturuyordu. Herkes bir cenaze taşıdığının farkında olarak ağır başlı ve durgun bir şekilde aynı nakarata eşlik ederek ilerliyorlardı. Hasan ise son yolculuğuna omuzlar üstünde götürülmüştü. Şimdi herkes kendisi için ağlıyor ve üzülüyordu. Bedeni ise dayağın acılarını çoktan unutmuştu. Şimdi kendisi için hazırlanan topraktan döşeğe uzanarak üstüne yine topraktan yapılmış yorganını çekerek derin bir uykuya dalacaktı. İşte kendisi gibi toprak döşeğe uzanmış komşuları sanki kendisine “hoş geldin Hasan” diye sesleniyorlardı.İşte kendisi için de hazırlanmış topraktan yatağı az ileride duruyordu. Küçük bir çukur kazılmıştı. İçindeki topraklar yan tarafa atılmış tekrar çukuru örtmeyi bekliyordu.Baba ve gözlüklü adam çukura inmişlerdi. Kefene sarılmış küçük bedeni dikkatli bir şekilde mezara yerleştirdiler. Üzerine de ince beton kalıpları konulduktan sonra, etraftaki topraklar kürek kürek atılmaya başlandı.Okunan sureler ölümün acısını bir nebze de olsa unutturmakla birlikte yüzlerde, hüzün rüzgarlarının esmesine engel değildi. İşte ölüm, bütün gerçekliğiyle insanların karşısında duruyordu. İnsanlar bu gerçeğin farkında olarak durgun ve boyunlarını eğmiş bir şekilde okunan duaları dinliyorlardı. Hasan’ın defin işi tamamlanmıştı. Cenazeye katılanlar Hasan’ın babasına baş sağlığı dileyerek tek tek oradan ayrılıyorlardı. Kadınlar da Hasan’ın annesinin yanında onu teselli etmeye çalışıyorlardı. Mezarın başında baba ve gözlüklü adam kalmışlardı. Baba biraz ilerideki çeşmeden bir bidona doldurduğu suyu getirip, mezarın üstüne döktü. Gözyaşlarını da suyla birlikte indirdi. Yanına gelen gözlüklü adamla birlikte oradan ağır adımlarla uzaklaştılar.Komşuların hepsi evlerine dağılmışlardı. Cenaze evini, ölüm operasının bir başka sahnesiyle baş başa bıraktılar. Gözlüklü adam kederli bir şekilde evin bir köşesine çekilmiş, mahzun mahzun oturan gözü yaşlı babanın yanına gitti:- Beyefendi başınız sağ olsun. Acınızı anlıyorum. Gerçekten büyük bir üzüntü içindesiniz. Biliyorum ateş düştüğü yeri yakar. Benim de bir çocuğum küçük yaşta öldü. Bunun için acınıza ortak olmak istedim. Allah size sabır versin.Yalnız sizden bir isteğim olacak. Şimdi bir çocuğunuz kaldı. O da küçük Mustafa. Şayet onu da Hasan gibi kaybetmek istemiyorsanız, kalbinizdeki sevgisizlik buzullarını eritin. Sevgi güneşiyle baharı yeşertin. Siz sevmesini bilirseniz, çocuklarınız da sizleri sever. Hürmette, saygıda kusur etmezler. Bundan sonra küçük Mustafa’nın bütün okul masrafları bana ait olsun. Lütfen onu dilenmeye zorlamayın. Bırakın küçük dünyasında çocukluğunun baharını yaşasın. Kederli baba, hüzünlü bir şekilde gözlüklü adamı dinliyordu. Adamın konuşması bitince, ağlamaklı bir ses :- Ne demek! Ne demek çocuğu dilendirmek. Bir daha böyle bir davranışta bulunmak mı, tövbeler olsun, diyerek buğulu gözlerle, hafiften yanan sobanın yanında oturan küçük Mustafa’ya bakarak:- Şayet oğlum beni affederse, bundan sonra asla bu şekilde çirkin bir işte bulunmayacağım. İçkiyi, dayağı, dilendirmeyi hepsini ama hepsini bırakacağım. Hayatımı biricik Mustafa’ya adayacağım…Anne de mahzun bir şekilde sobanın yanına oturmuş, babanın sözlerini dinliyordu. Yüzü solgun bir gül gibi sararmıştı. O da şimdi kaybedilen çocuğun acısıyla yanıyordu.Anne baba olmak çocuklara eziyet etme hakkı vermiyordu. Çocuklar anne babaların kölesi olarak dünyaya gelmiyorlardı. Ama onlar bunu ancak bir çocuklarını kaybettikten sonra anlamışlardı. Ama bu anlayış çocuklarını geri getirmiyordu. Babasının pişmanlık dolu sözlerini duyan küçük Mustafa, yüreğinde kopan bir heyecanla babasına doğru atıldı:- Baba! Baba, niye daha önce yüreğindeki sevgi çiçeklerini soldurmuştun.? Sevgi güllerinin açması için, abimin bedeninde ölüm tomurcuklarının açması mı gerekiyordu? Ah baba! Ah !.. diyerek masum duygularla babasına sarıldı. Küçük yüreğinde babasına karşı öfke ve nefret rüzgarları esiyordu. Ancak çocuklar sevgiye dayanamazlar. Hele de babadan o güne kadar böylesine sıcak sözler duymamış bir çocuk için bu sevgi melodileri daha büyük bir anlam ifade ediyordu.Baba oğlun yıllarca ayrı kalmış iki can dostun hasretle kucaklaşması gibi sarıldıkları bir sırada anne onların yanına gitti. O da ikisini kucakladı. Bu sevgiyle nakış nakış işlenmiş manzarayı seyreden gözlüklü adam, babaya:- Aslında ben buraya sizi şikayet etmek için gelmiştim. Çocuklara dayak attığı ve küçük yaşta onları çalışmaya zorladığı, dilendirdiği ispatlanan yetişkinlere hapis cezası yürürlüğe girdi. Ancak sizin böylesine samimi bir şekilde sevgiye dönüşen ruh haliniz beni bu düşüncemden vazgeçirdi. Bundan sonra küçük Mustafa’ya hiç de kaba ve sert davranmayacağınıza inanıyorum. Şimdilik izin verirseniz ben de eve gideceğim. Çünkü çok geç kaldım. Küçük Mustafa’yla ilgileneceğime de söz veriyorum. Baba, bu yeni tanıştıkları adamın güneş gibi sıcak ve sevgisizlik buzullarını eriten sözleri karşısında:- Biraz daha otursaydınız, memnun olurduk. Allah sizden razı olsun. Yeterince ilgilendiniz. Bu söylediklerinizi unutmayacağız. Gözlüklü adam kapıya kadar ilerlemişti:- Sağ olun esenlikte kalın, dedi. Başka zaman yine rahatsız ederim.Gözlüklü adam, dışarıya çıkmadan önce son söz olarak: “Sevgiler ölümler üzerine kurulmasa ne güzel olacak” dedikten sonra ağır adımlarla karanlıkta gözden kayboldu. Anne, baba ve küçük Mustafa gözyaşları içinde, bu iyi kalpli adamın arkasından kayboluncaya kadar baktılar. Gökyüzünde yıldızlar ise sevgi ışıltılarını müjdelercesine yeryüzüne göz kırpıyorlardı.
Cuma, Ocak 04, 2008
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder