Salı, Ocak 01, 2008

dostluk

DOST DEDİĞİN BÖYLE OLUR
birgun ali,emrah,şenoy gille birlik te toplanıp futbol oynayacaktık.tam toplandık kiiii şenoyun annesi şenoyu gondermedi.şenoyun annesine sorduk sonay teyze neden şenoyu gondermiyosun dedi yavrum şenayın futbol oynarken giyecek birşeyi yokki.ali ve emrah dedikisonay teyzecim sen hiç merak etme dediler. ali ve emrah anne leriy lekonuşup sonay gilin durumunu anlatılar ali ve emrahın annesi buluşup şenoy gilin evine giderler.eve varıp kapıyı çalıp içeriye girdiler tanıştılar. sonay hanım şenoyu neden futbol oynamaya gondermiyorsun.derler.sonay teyze şenoya giydirecek birşe yokki hanımım.bizyardım ederiz biraz olmazmı derler. sonay teyze der bensize nekadar teşekur etsem azdır.ali,emrah,şenoy toplanıp aliye ve emraha arkadaşlar dost dediğin boyle olur dedı.

DOSTLUK
çok zengin bir ailenin tek oğlu.oğlan devamlı arkadaşları ile vakit geçiriyor.babası olum onlar hep senin paran için beraberler diyor,çocuk babaya kızıyor olurmu onlar benim dostum beni param için değil kendim için seviyorlar diyor.baba da oğluna bir ders vermek için gel seninle arakadşım dediğin insanlara dost dediğin insanlara bir oyun oynayalım bakalı hakikaten dost ve arkadaşalarmı?oğlan sorar nasıl diye!baba bir kuzu alarak onu keser ve bir çuvalın içine koyar ve çocuğu arkadaşlarına gönderir.giderken der kiİ:ben bir cinayet işledim yardımına ihtiyacım var gel şunu beraber yok edelim de der.çocuk çok samimi olduğu arkadaşim dediği insnların dost dediği insanlarin yanlarına teker teker gide ve bütün kapılar yüzüne kapanır ve çocuk başı önde bir şekilde eve döner haklıymışsın baba hepsi benimle param için beraber der.baba dur daha bitmedi der arabana atla (a) köyüne git orada (a)yı bul selamımı söyle ve adam öldürdüm bunu ortadan kaybetmemiz lazım de.çocuk atlar köye gider ve adamı bulur.adama babasının selamını söyler ve bi cinayet işlediğini söyler adam selam başım üstüne der ve kendi bahçesin gömer ceseti bi sey sormadan.çocuk teşekür edr ve döner babasının yanına baba der hakikaten dostun muş bu adam der hiç bi şey sormadan bahçesine gömdü der.dur der babası arabana atla ve o köye git neredeyse adamı çıkar 2 tokat vur der.baba olur mu adam bize iilik yaptı sen dediğimi yap der gider adam kahvede oturuyor çıkarır ve 2 tokat atar herkesin içinde adam der ki iki tokata bizde adam satılmaz babana selam söyle der.

DOSTLUK BUDUR
mehmet ile ahmet d.bakırlıdır cok yakın iki arkadaş candan iki arkadaş mehmet bir gün aşık oldugu kızı ahmetle tanıştırır aradan bir kac ay gectikten sonra ahmet mehmete senin sevdigin kızı bende seviyorum onu bana ver der mehmet sok olur düsünür düsünür en sonunda kabul eder sonra dügün olur ahmet evlenir ama mehmeti dügüne cagırmaz sonra ortalıktan kaybolur mehmet buna bir anlam veremez aradan 10 yıl gecer mehmet ahmeti hala arıyor bir gün gazetede ahmetin iş adamı oldugunu görör evine gider büyük bir umutla kapıyı acan hizmetcidir sonra ahmet hizmetciye azbir miktarda para vererek mehmete vermesini ister mehmet beyninden vurulmuşa döner sonra kendini intihar etmeye kalktıgında yaslı bir adam oglum cok acım der ahmet ona yemek getirir gelince adam ortada yoktur sadece bir bavul ve ici dolu para mehmet parayı alıp kendine ev alır sonra yaslı bir kadın gelerek oglum kış der benim yatacak yerim yok der istersen analık istersen hizmetcin olayım der mehmet anam ol der sonra bir gün yaslı teyze gel seni evlendirelim der cok temiz bir kız tanıyorum mehmet anam nasıl münasit görürs en der sonra evlenir dügünde ahmeti görür dayanamaz mikrofonu eline alır ve baslar anlatmaya der arkadasım bana bunları yaptı simdi cekip gitsin onun burda yeri yoktur der herkes ahmeti merak eder ahmet te ortaya cıkarak mikrofonu eline alır sevdigi kızı aldım cünkü faişe ydi gururuyla oynamasın diye dügünüme cagırmadım yıkılmasın diye az miktar para verdim coşmasın diye babamı gönderdim intihar etmesin diye anamı gönderdim ona hizmetcilik yapsın diye son olarak ta der burda oturan gelin benim bacımdır der ve mehmetle sarılırlar

dostluk ipi
Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkanı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış.Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası.Günler boyu iş aramış ama bulamamış. Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini.Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam, "Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş. Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş.Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar, "Zavallı adamcağız kimbilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış. Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp, "Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince, "Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş."Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam, "Ben terziyim" yanıtını alınca "Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi. Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkan önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış.Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş. Ve başlamış anlatmaya: "Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.Ağacların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş.Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona "Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış.Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..." Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...

İKİ DOST
çok samimi iki dost varmış.Biri çok kurnaz atılganmış.Diğeri ise saf dürüst ve sessizmiş.Birgün kurnaz olan ark.diğer arkadaşının yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve ondan borç para ister.Saf ark. ise onu kırmaz elindeki bütün parasını ona verir.Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir.Bir süre sonra kurnaz ark. saf arkadaşın yanına giderek evlenmek üzer olduğu nişanlısını onadan ister.Saf ark. ise onu kırmaz ve nişanlısını üzüle üzüle ona verir.BİR GÜN SAF ARK. İŞLERİ BOZULUR VE kurnaz arkadaşından iş istemeye gider kurnaz ark. ona iş vermez.Saf ark. ise pişmanlık ve üzüntü duyar.Bir gün saf sokakta dolaşırken bir adam görür.Adam hastaymış ve saftan ilaçlarını almasını istemiş.Saf hemen adamın ilaçlarını almış ve adam ölmüş.Adam bütün mirasını safa bırakmış.Artık saf zenginimiş.Bir gün safın kapısı çalmış.Yaşlı bir kadınaç olduğunu söyleyerek ondan yemek istediğini söylemiş.Saf hiç düşünmeden kadını içeri almış karnını doyurmuş.Kadaının yalnız olduğunu öğrenince kadaının evinde kalmasını düşünmüş.Bu fikri kadına söyledeğinde kadın artık ev işleriyle ilgilenecekti.Yıllar geçer yaşlı kadın safı bir kızla evlendirir.artık düğün devetleri hazırdı.tabi ki bizim saf kurnaz arkadaşı unutmadı.ona da bir kart gönderdi.düğün zamanı geldiğinde kurnaz ark. da ordaydı.saf bir ara mikrafonu eline alarakbir zmnlar çok sevdiim br arkadaşım vardı.bnden borç para istedi hiç düşünmeden verdim.sonra benden çok sevdiğim nişanlımı istedi arkadaşım için değer dedim nişanlımı da ona verdim.sonra birgün işlerim bozuldu arkadaşımdan iş istemeye gittim bana iş vermedi.ama ban yine de arkadaşıma kızmıyorum çünkü biz gerçek dostuz dedi.bu konuşma üzerine kurnaz mikrafonu alır evt ondan para istedim.nişanlısını istedim çünkü ona layık değildi(hayat kadınıydı).bendeniş istedi vermedim çünkü ona emir veremezdim.sokakta gördüğü adam benim babamdı.babamın bütün mirasını arkadaşıma bıraktım.kapısını çalan yaşlı kadın benim annemdi.ona ark. etsin diye ben gönderdim.şu an evleneceği kız da bnm kız kardeşim dedi.değerli misafirler işte biz böyle bir dostuz...

geçsede yıllar senden ayrılmak mümkünmü
bundan 6 sene önce tanışan ve de ölünceye kadar hiç ayrılmıcaz diye birbirlerine söz veren 2 genç kız varmış.Bu genç kızlar birbirlerine çok yakınmışlar ama birgün:birgün ailesi kızlardandan birine taşınıyoruz demiş.kız o anda şoka uğramış ,o anda geçmişi düşünmüş neden demiş neden taşınıyoruz ailesi ona durumu anlatmış ve daha sonra kız bütün arkadaşlarına sölemiş, tek tek uzun uzun vedalaşmış ama dostuna gelince söyliyememiş bu durumu ,çünkü ona söz vermişti, korkmuştu bir anda !''nasıl sölicem'' demişti ve söledi dostu o anda ona sarıl dı ve de ''sus'' dedi sadece ''sus'' dediv e de ağladı . kız tekbir kelime bile etmedi sadece oda dostuna sarıldı.ve kız taşındıktan bişr ay sonra dostununda ordan taşındığınıöğrendi ve ağladı ağladı ağladı çünkü bir daha dostunu bulamiyacağnı düşünüyodu.ve de bir gündostunu buldu ve ayrı bir ev tuttular daha sonrada ikiside birer meslek edinip kendi başlarını çağresine baktılar.bu hikayeyi okuduktan sonra babannesi uyumuş olan torununa dönüp-sen de hep dostlarının yanında ol.onlardan hiç ayrılma demiş.

SAVAŞTA BARIŞYIL 1918, yer Çanakkale, savaş devam ediyor. Gelibolu çıkartması başladı. Bazen Türkler, bazen İngilizler saldırıya geçiyor ama kesin üstünlük sağlayan taraf yok. Gögüs göğüse çarpışmalar henüz bitmiş, top atışları başlayınca her iki taraf meydanı boşaltıp geri çekilmişti. Ortalıkta zaman zaman duyulan top seslerinden başka ses ve hareket yoktu. Gün kararırken yavaş yavaş top sesleri de kesildi. * * * * * *Savaş meydanında ertesi sabah. . . Bir Türk yavaş yavaş doğruldu, ölüm sessizliğindeki meydanı bir süre süzdü. Eli bayılmasına sebep olan başındaki yaraya gitti. Sıçrayan bir taş başına çarpıp bayıltmıştı. Önemli bir yarasının olmadığını anlayınca, bacaklarının üzerindeki ölüyü hafifçe yana itekledi, ayağakalktı. Ortalığı bir süre süzdükten sonra rastgele bir yöne yürümeye başladı. Pek geçmeden sağ tarafından gelen iniltileri duyarak durakladı. Seslerin geldiği yöne ilerledi. İnleyen iki kişi gördü, birden eli silahına gitti; inleyenlerin ikisi de İngilizdi, düşmanıydı. Silahı elinde bir süre dona kaldı. İnleyerek, henüz kendilerine gelen iki İngiliz korkuyla kendisine bakıyor, ateş etmesini bekliyorlardı. Türk İngilizlerin ikisinin de yaralı olduğunu farketti; biri kolundan, diğeri ayağından vurulmuştu. Bunun üzerine silahını indirdi, beline taktı, eğildi yaralarına baktı. Kolundan yaralı olanın durumu fena değildi ama ayağından yaralı olanın yarası kanıyordu. Türk İngilizlerin şaşkın bakışları altında, kasaturasını çıkardı ölmüş askerlerden birininatletini yırttı, ayaktaki yarayı kanı durduracak şekilde sardı , sonra diğerinin yardımıyla iki tüfeği yaralı ayağı korumak için bağladı. Kurşunu çıkartamayacağını düşünmüştü. Diğerinin kolundaki kurşun derinde değildi kasaturayla kurşunu çıkardı, yarayı sardı. İngilizler sebebini anlayamasalar da Türk'ün kötülük yapmayacağını anlamıştı. * * * * * *Üçü birlikte bir yerlere varabilmek, kendilerine yardım edecek birilerini bulabilmek için amacıyla rastgele bir yöne doğru yola koyuldular. Türk de buralara ilk defa gelmişti, çevrenin en az İngilizler kadar yabancısıydı. Joe adındaki ayağı yaralı olan İngiliz, kendisine yürürken de zaman zaman destek olan Türk'e minnettarlık duyuyor ama kolu hafif yaralı olan Fred adındaki diğeri hâlâ nefret doluydu. Üçü beraber yürürken Fred, Türk'ün dillerini anlamadığını da bildiğinden Joe'ya; "-İlk fırsatta Türk'ü öldüreceğim" dedi. Fakat umduğu karşılığı alamadı, Joe bu düşüncesine isyan etti. Fakat Fred, tek başına da olsa Türk'ü öldüreceğini söyledi. Türk'ün yanında tabancası vardı ama diğerlerinin tüm silahlarını yere attırmıştı. * * * * * *Hava kararınca konakladılar. Türk yorgunluktan hemen uyuyakalmıştı. İngilizler biraz ötede yatmış ama henüz uyumamışlardı. Fred, Türk'ün uyuduğunu anlayınca usulca yerinden kalktı, belinde gizlediği bir bıçağı çıkararak Türk'e yaklaşmaya başladı. Onu gören Joe yerden doğruldu, alçak sesle arkadaşına bağırdı; "-Git, yat yerine!. . " Fakat Fred onu duymamışcasına ilerlemeye devam etti. Bu kez bacağı yaralı olan da yerden bir taş aldı, kendisine daha yakın olan Türklearkadaşının arasına girmeye çalıştı. Joe'nun kararlı tutumu üzerine Fred sinirlendi ama Türk'ün uyanmasından çekinerek yerine gitti, yattı. * * * * * *Sabah Türk yanındaki yiyeceği İngilizlerle eşit paylaşınca, Fred'te de biraz yumuşama olur, ama uzun sürmez. Türk'ün düşman olduğunu, sağ kalırsa tekrar İngilizlerle savaşacağını düşündü. İlk fırsatta onu öldürmeye karar verdi. Joe'nun Türk'e aptalca bir minnet duyduğunu ve bu konuda onu güvenemeyeceğini düşünüyordu. Tek başına başarmak zorundaydı. O bir Türk, bir düşmandı ve ölmeliydi. * * * * * *Yer yer uçurumlarla kesilen bir patikadan ilerlemeye başlamışlardı. Aniden fırlayıp uçan bir kuş Fred'i şaşırtır, ayağı takılır, tam uçuruma düşecekken Türk atılır, bileğinden yakalar. Zorluklada olsa yukarı çekmeyi başarır. Sonra hiçbirşey olmamış gibi dönüp yürümeyedevam eder. Fred, Türk'ün kendisini kurtardığına sevinememiş, hatta üzülmüş, sinirlenmişti. Ne yapması gerektiğine artık kendisi de karar veremiyordu. Aynı dar yolda ilerlemeye devam ettiler. Türk bacağı yaralı olan Joe'ya çoğu zaman yardım ediyor, Fred biraz arkadan geliyordu. Arkadan gelen Fred, tutunmak için elini attığı yerde, tam eline oturan bir taş buldu. İçinde yine Türkten kurtulmak için büyük bir istek duydu. Kısa birkararsızlıktan sonra, taşı eline alıp, Türk'e arkadan yaklaşmaya başladı. Son anda Joe onu farketti, kendisini yere atarken Türk'ü uyarmak için bağırdı. Bir tehlike olduğunu anlayan Türk ileri fırlarken, silahını çekip hızla döndü. Biran için sanki zaman durdu; birinin elinde tabanca, diğerinde taş ve yerde şaşkın Joe öylece kaldılar. Fred elindeki taşın, tabanca karşısında bir işe yaramayacağını düşünüp kahroluyordu. Türk bir kaç saniye daha öylece baktıktan sonra. bir dostu tarafından aldatılmış gibi, hayalleri yıkılmış gibi omuzları düştü. Tabancayı ters çevirip Fred'e uzattı. "-Hâlâ beni öldürmek istiyorsan, al !. . " der gibiydi. Fred şaşkınlık içinde tabancayı aldı ve Türk'e çevirdi. Ne olduğunu anlamak ister gibi kendisine bakan yerdeki Joe ile gözgöze geldi. Arkadaşı "-Yapma!. . " diye bağırınca, fırsatı kaçırmaktan çekinir gibi elindeki silahı daha da doğrulttu, parmakları tetiğe gitti. Türk'ün "-Vefasızsın, kalleşsin !. . " diye haykıran gözlerinden kendini kurtarıptekrar arkadaşına baktı; öfke dolu gözlerle karşılaştı. Yapamayacağını düşündü. Tabancayı tutan eli güçsüzce yanına düştü, sonra tabancayı Türk'e uzattı. Türk tabancayı sevinçle geri aldı, tekrar silahı ona çevirdi. Joe'nun şaşkın bakışları altında tetiğe bastı. . . İngilizler şaşkınlık içinde kalmışlardı; silahta kurşun yoktu. Türk gülerek silahını beline koydu, cebinden çıkardığı kurşunları gösterdi. Silahını boşalttığı için Fred'e vermiş, onu denemişti. İngilizler de durumu anlayınca dakikalarca güldüler. * * * * * *Tekrar yola koyuldular. Birden Türk ayağını oynak bir taşa basıp yere yuvarlandı. Düşerken kolu sıyrılmış, bileği kanamıştı. Joe atletini yırtıp onun bileğini sarmaya hazırlandı, fakat kanın çok az olduğunu görünce bir an durdu. Sonra bıçağını çekip kendi bileğini de hafifçekesip, kanattı. Sonra kanayan bileğini Türk'ün bileğinin üzerine koydu. Türk kankardeş olarak kabul edildiğini anlayınca gülümsedi. Birbirlerine sımsıcak, dostluk kokan bakışlarla baktılar. Onları ayakta seyreden diğer Fred de bıçağını çekip bileğini hafifçe kesti, yanlarına çömelipbileğini onlarınkiyle birleştirdi. * * * * * *Şafak sökerken yola koyuldular. Çok geçmeden bir kamp ateşi göründü, sevinç içinde yürüdüler. Uzun bir yürüyüşten sonra kampa yaklaşmışlardı. Sevinç ve heyacandan kampa çok yaklaştıkları halde, hiç kimseyi neden göremediklerini düşünmediler. Arkada kalan Türk gayriihtiyari, eline aldığı boş tabanca ile oynuyordu. Fred, kampta İngiliz bayrağını görüp sevinç naraları atmaya başlamıştı kî; iki el silah sesi sevincini kursağında bıraktı. Bir grup İngiliz askeri saklandıkları yerden neşeyle çıkarken, vurulan Türk cansız yere düştü. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Joe, Türk'ün üzerine kapanıp ağlarken Fred kendini dermansızca dizlerinin üstüne bıraktı. Türk'ün tabancasını aldı. Bir süre boş boş ufuklara baktıktan sonra hıçkırıklarına engel olamadı. Arkadaşlarını Türkten kurtardıklarını sanan İngilizlerin şaşkın bakışları altında, arkadaşı gibi Türk'ün üstüne kapanıp ağlamaya başladı. Bir yandan da bağırıyordu; "-Kardeşim!. . . Kardeşim!. . . "

DOSTA MEKTUP
Mektubunu bu sabah aldım. Çok mutlu oldum. Bilirsin eskiye, eskiyi hatırlatan her şeye ilgim büyük... Kartınında içerik dışında beni ayrıca mutlu eden yanı çok nostaljik bir kart oluşu... Nerden bundun onu demeden geçemeyeceğim Çünkü o kart, çocukluğumda elime geçmişti ve onu çok severdim; onunla oyuncak gibi oynardım. Diyebilirim ki; kart biriktirme tutkum böyle; atmaya, yırtmaya kıyamadığım güzel kartlar sayesinde başladı. Teşekkür ederim. Öbürü nerde bilmiyorum ama bunu saklayacağım onun yerine...Canımın içi; seni aklı başında görmek inan çok güzel... İnşallah sonuna kadar kararlığını korursun ve de hiçbir şer güç senin kendine olan değişim inancını bozamaz. Galiba bu sefer olacak Asude... Şimdiye kadar sana hep nasihat verdiğimde -şunu açık yüreklilikle söylüyorum- senin tarafından pek değerlendirileceğine inancım yoktu. Yani Olumlu bir şekilde algılanıp hayata geçirileçeği... Galiba bu kez büyüdün Asude? Acı bir tecrübe mi gerekliydi bilmiyorum ama biz her şartta Allah'a yönelmesini bileceğiz ve şöyle diyeceğiz "vardır, her işte bir hayır; her iyi zannettiğimiz şeyde bir şer olabildiği gibi; her kötü olayda dahi binbir güzellik vardır. Sadece görmesini bileceğiz. Kainat kitabını okumasını bileceğiz. " Şimdi tamamen sihhatine kavuşmuşsundur her halde... Çünkü mektubunu 19 ocak'ta yazmışsın... bugün 30 Ocak... Yani zaman ayarlı virüsün etkisi geçmiş olmalı değil mi? Hele seninkisi gibi sihhatli bir bünye için bu farenjit mikrobu ne kadar tutunabilir(?) Kardeşim, annenin Berin'i torunu gibi sevdiğini söylüyorsun... Bu bizi onurlandırır ancak... Bizde sizleri bir ikinci bir aile gibi sevdik. Üzüntünüz bizi ağlatır; mutluluğunuz bizi güldürür... Her daim mutlu, sağlıklı, hoşgörülü, birbirinize karşı muhabbet dolu olmanızı Allah(c.c)'den niyaz ederim...Dediğim gibi, bu hafta içerisin de Allah izin verirse Sarptepe'ye geleceğiz. İnşallah orada görüşürüz. Maddi durumun nasıl bu arada... Harçlığını tedarik edebiliyor musun? O gün kaçtın elimden... Bütün kabul olmuş duaların has niyetiyle, ihlasıyla diyorum ki, Allah Celle Celalü seni dört dörtlük bir mümine etsin, sonra da senin, dünya ve ahiret için hayırlı dileklerini kabul etsin

İHTİYAR ÇÖPÇÜ
İhtiyar Çöpçü İhtiyarlığa adım atalı çok olmuştu. Gözleri dalgalara takılmış halde, iyi kötü yönleriyle geçmişi düşünüyordu. İnsanlığa karşı pek güveni kalmamıştı. İyilik yaptıkça nankörlük gördüğünü düşünüyordu. Çoğu kişinin kendisine "enayi" gözüyle baktığını da biliyordu. Fakat karşılıksız iyilik yapmaktan vazgeçmiyordu. Çünkü kendisini hayata bağlayan çok az değerden birisi de, kendisine olan saygısıydı. Onu da kaybederse , herşeyini kaybetmiş olacağını düşünüyordu. İhtiyar adam kayalıkların üzerinden yavaşça doğruldu, denizin kenarına atılmış kırık içki şişesi gözüne takılmıştı. İçki içmezdi ama görüp de almazsa ve bu kırık şişe birine zarar verirse vicdan azabı duyacağını düşündü. Onun şişeyi yerden aldığını gören biri kız, biri erkek iki genç gülüştü. Erkek ; "-Çöpçü herhalde. " dedi. İhtiyar adam herkesi hoş görmeye çalışırdı, özellikle gençleri ama yine de gencin, kendisi hakkında arkadaşıyla şakalaşırken biraz sesini alçaltmamasına, kendisinin duymaması için gayret etmemesine canı sıkılmıştı. İhtiyar kırık camları atmış dönerken, gençlerin az önce kendisinin oturduğu kayalarda, azgın dalgalara karşı şakalaştığını, birbirini itekler gibi yaptığını gördü. Biraz daha uzakta bir kayaya gidecekti ki, birinin denize düşme sesi ve çığlığı kulaklarında çınladı. Kız düşmüştü, . Sportif yapılı gencin hemen atlayıp kızı kurtarmasını bekledi. Fakat kayadan kayaya telaşla koşan genç atlamaya cesaret edemiyordu. Genç ne yapacağını bilemez halde dalgaların uzaklaştırdığı kız arkadaşına bakıyor, bağırıyordu. Sağa sola deli gibi koştururken, hemen yanından birinin denize atladığını duydu, bu az önce dalga geçtiği ihtiyar adamdı. İhtiyar adam dalgaların tüm zorluğuna rağmen, güçlü kulaçlarla kıza yetişti, saçlarından yakaladı kayalara doğru çekti. Kayalara yaklaştığında kıyıdaki genç, kızı yakalayıp önce yukarı, sonra sahile çekti. İhtiyar adamı o anda unutmuştu bile. Birden aklına gelip denize doğru baktığında ihtiyar adamın hala çıkamadığını gördü. İhtiyar kollarında derman kalmamış halde, kendisini kıyıdan koparmaya çalışan dalgalara kendini bıraktı. Genç çılgına döndü, sevdiği kızı kurtaran , az önce dalga geçtiği ihtiyar gidiyordu. Kısa zamanda büyük şeyler olmuştu hayatında. Hayatta en çok sevdiği kişiyi kurtaramamış, başkası kurtarmıştı ve o da şimdi kendisinden özür bile dileyemeden, boynuna tüm utançları takarak sonsuza dek gidiyordu. Kendine tam gelememiş kız , gencin sulara atlayışına baktı bağırdı ama nafile. Oysa arkadaşının kendisi kadar bile yüzemediğini iyi biliyordu. Genç erkek tüm çabasına rağmen ihtiyara yaklaşamamıştı bile , dalgaların üzerinde boğulan değil, sanki dinlenen biri gibi duran ihtiyar da sanki gülümsüyor gibiydi. Genç bir anda ihtiyardan daha çok kıyıdan uzaklaştığını farketti. Bitiyordu herşey. "Gerçekmiş demek ki " diye düşündü, hayatı, arkadaşları , sevdikleri hızlıca gözlerinin önünden geçiyor gibiydi. İnsan ölüme yaklaşınca böyle oluyormuş. Su yutuyordu ama mücadeleyi bırakmıştı. ****************Birden beklenmedik birşey oldu; genç adam kolunun kuvvetlice yakalandığını hissetti, önce köpekbalığı aklına gelip telaşla çekmek istedi ama hemen yanında ihtiyar adamı farketti. İhtiyar adam önce kolundan yakalamış, sonra yakasından tutup, onu bir bebek gibi çekmeye başlamıştı. Göz açıp kapayana kadar kıyıya gelmişlerdi. İhtiyar adam, genci kızın yanına kadar atmış, nefesleniyordu. Gençlere gülümsedi ; "- Siz de, ben de bu gün güzel dersler aldık. Ben kendi adıma çok mutlu oldum. Siz kimseyi küçümsememeyi öğrendiniz. Ben de bu küçük dalgalarda sizi deneyerek, insanlığın ölmediğini gördüm. Delikanlı beni kurtarmaya gelmen, beni ne kadar mutlu etti sana anlatamam. Fakat ben daha bu dalgalara yenilecek kadar kocamadım"İhtiyar kıyıda kendilerini toparlamaya çalışan gençlerin birşey söylemesine fırsat vermedi; "-Hoşçakalın !. . . " deyip yürüdü. Gençler peşinden koşamadıkları ihtiyara şaşkınlıkla, içlerinde bir buruk sevinçle bakakaldılar.

İKİ ODUNCU
Bundan yıllarca önce ülkenin birinde iki oduncu yaşarmış. Bu iki oduncu çok iyi arkadaşmışlar. Kasabanın yakınındaki ormanın kenarına yaptıkları evlerde kalırlar, her sabah birlikte ormana gidip odun keserler, odunları eşeklerine yükleyip kasabada satarlar, bir ihtiyaçları varsa alırlar, konuşa konuşa evlerine dönerlermiş. Bir gün bu iki oduncu kasabadan dönerken bir hiç yüzünden kavga etmişler. Ertesi sabah biri ormanın bir tarafına, diğeri öbür tarafına odun kesmeye gitmiş. Artık birbirlerini arayıp sormuyorlar, yolda karşılaşmamaya dikkat ediyorlarmış. Odunculardan adı Ahmet olanı ormanda odun keserken, ağacın kovuğunda bir küp altın bulmuş. Çok sevinmiş. Hemen altınları evine getirip saklamış. O gün çok düşündüğü halde altınları ne yapacağına karar verememiş. Ertesi sabah arkadaşı şüphelenmesin diye yine odun kesmeye gitmiş. Aradan günler geçtiği halde soruna bir çözüm yolu bulamayan Ahmet, şu bizim Mehmet’e bir şaka yapayım, bakalım nasıl şaşıracak, diyerek bir keseye altın doldurup gece yarısı ormana gitmiş. Arkadaşının odun kestiği yerdeki bir ağacın dalına keseyi asmış. Sabah olunca ağacın dalında altın dolu keseyi gören Mehmet çok şaşırmış. “ Altın dolu kesesini saklamak isteyen biri getirip de böyle ağacın dalına asmaz. Kuşlar getirip bunu buraya bağladı desen o da olmaz. Yoksa bizim Ahmet…Tabii ya, neden olmasın. Demek ki, Ahmet ormanda çokça altın buldu. Birazını keseye doldurup, bu ağaca bağladı. Düşündüğüm doğru olabilir de, olmayabilir de. En iyisi durumu Ahmet’le konuşmak “ diye düşünmüş. Çabucak odun kesip eşeğin sırtına yüklemiş ve kasabaya giden yola çıkıp Ahmet’i beklemeye başlamış. Aradan yarım saat geçmiş geçmemiş, Ahmet eşeğiyle karşıdan görünmüş. Mehmet, Ahmet’e durumu anlatmış ve bu altınları oraya kendisinin bırakıp bırakmadığını söylemesini istemiş. Ahmet yalan söylemesini sevmezmiş ama, bilmem, benim haberim yok, deyivermiş işte. Bunun üzerine Mehmet bulduğu altınlarla bugün kasabada ziyafet vereceğini söylemiş. Ahmet kasabaya varıncaya kadar ne kadar dil döktüyse de, Mehmet’i kararından vazgeçirememiş. Birlikte odunları sattıktan sonra Mehmet bir tellal tutmuş ve kasabalıları meydanda vereceği ziyafete çağırmış. Meydana masalar kurulmuş, yenilmiş, içilmiş, oyunlar oynanmış, neşe içinde ziyafet tamamlanmış. Akşamüstü Ahmet ile Mehmet eşeklerini önlerine katıp evlerine dönmüşler. Ahmet o gece bir türlü uyuyamamış. Yatağında bir o yana, bir bu yana dönmüş, durmuş. Mehmet’in bir kese altını boş yere harcamasına şaşıyormuş. Gece yarısı aniden aklına bir fikir gelmiş. Mehmet belki bir kese altını keşke harcamasaydım diye düşünüyordur. Belki yaptığına pişman olmuştur. Eğer yarın bir kese altın daha bulursa kesinlikle aynı şeyi yapmaz, kendi ihtiyacı için kullanır. Ahmet üşenmeden kalkmış, bir keseye altın doldurup ormana gitmiş. Mehmet’in odun kestiği yerdeki bir ağacın dalına keseyi asmış. Sabah olunca Mehmet keseyi bulmuş. Ahmet’in yalvarmasına, çırpınmasına aldırış etmeden kasabada bir ziyafet daha vermiş. Ahmet o gece hiç uyuyamamış. Bütün gece evin içinde dönmüş, durmuş. Hırsından ne yapacağını bilmez haldeymiş. Ertesi gün öğle üzeri ne kadar altını varsa eşeğine yükleyip kasabanın aksi istikametinde bir yola girmiş ve rastladığı ilk şehirde tam iki yıl her gün şölen düzenleyerek, ziyafet vererek eğlenceli bir hayat yaşamış. Altınlar bitince eşeğine binerek evine geri dönmüş. İki oduncu tekrar birlikte odun kesmeye başlamışlar. Aradan aylar geçmiş, fakat ne Ahmet Mehmet’e iki yıl süresince nerede olduğunu, ne yaptığını anlatmış, ne de Mehmet Ahmet’e bunları sormuş. Günlerden bir gün kasabadan dönerken yine bir hiç yüzünden kavga etmişler. İki oduncunun yolları ayrılmış. Biri ormanın bir tarafında, diğeri öbür tarafında odun kesmeye başlamış. Bu sefer Mehmet bir ağacın kovuğunda bir küp altın bulmuş. Altınları nasıl harcayacağını düşünürken aklına Ahmet gelmiş. Bir gece Ahmet’in odun kestiği yere bir kese altın bırakmış. Ahmet ertesi gün kasabada ziyafet vermiş. Bir iki derken, Mehmet kızmış, eşeğine binip uzak bir şehre gitmiş. İki yıl her gün ziyafet verip altınların hepsini bitirmiş, evine geri dönmüş. İki oduncu yine barışmışlar, birlikte odun kesmeye başlamışlar. Aradan uzun yıllar geçmiş. Bu arada, iki oduncunu eşekleri ölüp gitmiş. İki oduncu ihtiyarlıklarında kasabaya sırtlarında odun taşırlarken, yıllar önce buldukları birer küp altınla birbirlerine nasıl oyun yaptıklarını ballandıra ballandıra anlatmışlaR.

DOST
İLANLA GELEN MUTLULUKBankta dinlenirken bir çoban kırması ilişti gözüme. İriyarı bir köpekti. Bir deri bir kemik kalmıştı zavallı. Kim bilir bu ana gelinceye kadar, nerelere gitmiş başından neler geçmişti. Belediyenin zehirlemesinden kurtulup, kaç kere zalimlerin taşına hedef olmuştur. Ya doğuşu, ‘Herkesin sevdiği minnacıkken kucaklarından indirmedikleri günler. Sahiplenmek isteyenlerin çok olduğu ama o zamanki sahibinin kimselere vermeye kıyamadığı günler,’ hepsi geride kalmıştı.Bakımlı ellerde büyüdüğü belliydi. Bir asalet vardı duruşunda köpeğin. Sokak köpeği deyip geçmeyin. Zengin bir yerde el bebek gül bebek büyümüş bir köpekle, sokakta dünyaya gelip büyümüş köpekler arasında çok büyük fark vardır. Belli ki bir terbiye almış. Açlığın verdiği çaresizlik olmasa işi neydi burada.Çevrecilik konusundaki yayınlar, işkencecilerin her gün basındaki foyaları, insanların biraz daha vicdanını sızlatmış olacak ki, hayvanlara karşıda bir nebze olsun şefkat duyanları gün yüzüne çıkarmıştı.Bir çoban köpeği neler hatırlatmıştı bana. Zavallı hayvancağız. Sabahın ilk ışıklarında koşmak için çıktığım koşu yolunun kenarındaki çöp bidonunun etrafında, yerlere dağılmış çöpler arasından dondurması eriyip yerlere akmış bir gofret artığını yemekteydi. Yerlere akıp dağılmış dondurma artıklarını da diliyle yalayıp bir güzel bitirdi. Koşuyu bırakmış, meraklı gözlerle köpeği izliyordum. Sabahın erken saatlerinden, akşama kadar ‘bir günü nasıl geçer’ diye düşündüm. Takip etmeye karar verdim. Bir günlük serüveninde neler yapacak, neler yaşayacaktı.Çöpün etrafında dolanan çoban kırması, koşu yolunun pekişmiş kahverengi sert toprağın kenarındaki çimler üzerinden giderken, bende çoban kırmasını gözlerimle takip ediyordum. Müşterek bir koşunun antrenmanındaydık sanki. Ben onu izlerken oda ara ara bana bakıp ben koştukça koşar adımlarla beni izliyordu. En azından benden kendisine bir zarar gelmeyeceğini anlamıştı. Aramızdaki mesafe biraz açıldı. Asfalt yoldan karşıya geçti, başka bir çöp bidonundan bir şeyler bulmaya çalıştı. Bir kağıda sarılmış birkaç kuru ekmek parçasını kağıdıyla birlikte çöp bidonunun arkasındaki çimenlere kadar taşıdı. Yatarak ön ayaklarının arasında sıkıştırdığı kuru ekmeği sanki kemik yiyormuş gibi önce parçalıyor sonrada yiyordu. Orada bir onbeş dakikası geçmişti. Yolun karşısındaki koşu parkurunun kenarındaki banka oturup, uzaktan seyrettim kuru ekmeği yiyişini. Sonra köpekle birlikte bende kalktım yerimden. İçimdeki hayvanlara karşı olan sevgimden, hayvanların ne kadar insancıl olduklarını ve onların iç yüzünü yazacaktım. Kendisinin takip edildiğini anlayan çoban kırması, biraz daha bana yaklaşmak için gidişini ağırlaştırdı. Sanki ‘beni sahiplenin ‘ der gibi gözlerimdeki iyimserliği çözmeye çalışırken, iyice yanıma yaklaşmıştı belki de ellerimle kafasını okşamamı istemişti. Başını pantolon paçamdan dizime doğru aşağı yukarı sürterek birkaç kez indirip kaldırdı. Bende onun istediğini yaptım. Elimle kafasına hafifçe dokundum. Dünyalar onun olmuştu sanki. Kendisine taş atarak yanlarından uzaklaştıran insanları gözünün önüne getirip içinden bir kıyaslama yaptığına kesinlikle eminim. Bir şeyler alıp vereyim diye düşündüm ama köpeğin bir günlük serüvenini uzaktan takip edeceğim için bundan vazgeçtim. Saat ona doğru gelirken tasmalı bakımlı ve sahipli cins bir köpeğin kendisine sataşmasına aldırış etmeden parkın bahçesindeki ağaçlardan birinin altına yatarak uyumaya başlamıştı. Belli ki geceyi çöp bidonlarını karıştırarak uykusuz geçirmişti. Yanına yakın geçenleri hissettiğinde, gözünün tekini açıp, sonra tekrar kapıyordu. Tasması çözülmüş ufak bir teriyerin yanı başına gelip havlamasına bile aldırış etmedi. Teriyerin canı oyun istiyordu. O uyku saatinde uyku, oyun saatinde oynaması için sahibi tarafından gezdiriliyordu. Çoban kırması çok uykusuzdu demek. O uyurken ben yakındaki büfeden bir gazete aldım. Gazeteyi okurken bir kızılca kıyamet koptu sanki. Havlamayla karışık bir acının feryadıydı köpek çenilemesi. Çoban kırmasına daha güçlü bir kurt köpeğinin saldırdığını gördüm. Hızlı ve kaçar adımlarla çoban kırması oradan uzaklaşırken, sanki kendilerine saldıracaklarını sanan birkaç insanın da taşlı saldırısına maruz kalmıştı. Taşlardan korunmak için daha hızlı koşmuş ve ortalıktan kaybolmuştu. Bende peşinden koşar adımlarla giderken bir taraftan da taş atanlara:“-Niye taş atıyorsunuz, hayvanı rahatsız etmeyin” diye bağırdım. Benim kendisine doğru koştuğumu gören çoban kırmasının durup beklemesi, beni çok duygulandırmıştı.Yanına yaklaştığımda başını gene pantolonumun paçasına sürtüp birkaç kez aşağı yukarı indirip kaldırdı. Ben gene başını okşadım. Artık benden hiç ayrılmadan gidiyordu. Ben duruyorum oda duruyor, ben gidiyorum oda gidiyordu. Ben yanında ona bir kuvvettim sanki. Öğleye doğru bir büfeden aldığım yarım ekmek arası dönerin bir kısmını ona vererek karnımızı doyurduk. Akşama kadar parkta birbirimize alışmıştık. Çoban kırmasının sanki morali düzelmiş keyfi yerine gelmişti. Benimle oyun yapmak istercesine, ön ayaklarından birini kaldırıp başının yanına getiriyor, sonrada benim elimin bulunduğu yere uzatıp geçmişte öğrendiği bir şeyi tekrarlıyordu. Sonra yere yatıp, iki elleri ile yüzünü kapatıyor, bir şeyi görmemek için yapılan bir hareketi tekrarlıyordu. Çevreden ilgilenenler çoğalmaya başlamıştı. İsmini bilmediğim için elimle gel diye çağırdım. Yanıma geldi, ön iki ayaklarını benim oturduğum bankın üzerindeki dizlerime uzattı. Gözlerini gözlerime dikti. Bir şeyler yapmak için benim bir işaretimi bekliyordu sanki. O sırada alışverişten dönen bir bayanında dikkatini çekmişti çoban kırmasının oyunları. Hoşuna gittiğinden ister istemez bayanda yanıma kadar gelip çoban kırmasının başını okşamış:“-Sizin mi köpek?”“-Hayır benim değil” dedim. Köpeğin bir günlük neler yaşadığını merak ettiğimden gizlice peşini takip ettiğimi ama en sonunda onunla arkadaş olduğumu anlattım. Bayanın çok hoşuna gitmişti yaptıklarım:“-Peki evinize döndüğünüzde ne yapacaksınız ?” dedi bayan. Bende ‘ yerimin müsait olmadığını belirterek’ :“-Tekrar sokakta kalacak” dedim. Biraz önceki yüzündeki mutluluk dağılmış yerini belli belirsiz bir kızgınlığa dönüştürüp üzülerek:"-Olur mu beyefendi! lütfen sokakta bırakmayın, hani ben müsait olsam alırım. Şu anda iki kedimle, üç köpeğim var “ dedi. Tabi ki benimde içim razı değildi. Ben apartman katında oturuyordum. ‘Böyle büyük bir köpeğin bırakılmasına kimsenin gönlünün razı olmayacağını’ söyledim:“-O zaman ben alır ona da bakarım. Baksana hayvancağız bir deri bir kemik kalmış. Birazcık kendisine gelsin istekli bir aile çıkarsa veririm” dedi. Bayanın ismini dahi sormamıştım. Köpeği kendisine bıraktım. Bayandan ve çoban kırmasından ayrıldığımda çok mutluydum.Aradan ne kadar bir zaman geçti bilemiyorum. Bir büyük gazetenin evcil hayvanlarla ilgili bölümünde, bir ilan ilişmişti gözüme. ’Ücretsiz çoban kırması verilecektir’ diye. Yanında sahiplenmek isteyenler için bir de telefon numarası yazıyordu. Halbuki ben böyle ilanları takip ederek, birçok insanlara hayvan sahiplendirmiştim. Gerçi böyle büyük köpekler için hayvan barınakları da var ama şayet cins bir köpekse ve insanla iç içe yaşamaya alışmışsa hayvan barınakları en son düşünülmesi gereken bir yer olmalı diye düşünüyorum. Çoban köpeği kırması yazısı bende bir çağrışım yaptı. ‘Acaba o köpek olabilir miydi?’ Çoban kırmasını bayana verdikten sonra onu görmek için bayanın telefonunu almadığıma çok pişman olmuştum. Ara sıra aklıma geldiğinde şimdi ‘kim bilir nasıldır’ diye içimden geçiriyor, bazen de ‘sanki tekrar sokağa bırakılmışsa üzülürüm’ diyordum. Bu düşünceler içinde gazetedeki ilana telefon ettim. Bir bayandı telefonu açan. Bayandan köpekle ilgili bilgi aldım. Bayan köpeğin mazisini anlattığında sanki bana beni tarif ediyordu. Köpeğin çok eğitimli bir köpek olduğunu söylediğinde:“-Peki görebilir miyim” dedim. Bayan ısrarla:“- Alacak mısınız beyefendi? “- Hayır! ama görmek geldi içimden” dedim. Bayan birazda kızarak:“-Almayacaksanız göremezsiniz efendim” dediğinde, ben ‘parkta köpeği kendisine verdiğim kişi olduğumu’ söyledim.’:“-Ayy siz misiniz !.. Kusura bakmayın göremezsiniz dediğime, tabi ki görebilirsiniz” deyip bana adresini verdiğinde, kaybettiğini sonradan bulan insanlar gibi sevindim. Batıkent’te iki katlı dubleks bir evde tek başına yaşıyordu. Özenle seçilmiş ufak bodur ağaçlar arasından ve parke taşlarla döşenmiş yoldan evlerine gidip kapısının zilini çaldığımda güler yüzle karşılamıştı beni:“-Kusura bakmayın daha isminizi bile bilmiyorum, benim ismim Gül” deyip elini tokalaşmak için uzattığında:“-Benim ismimde Can” dedim. Ayakkabılarımı çıkarttırmadan salon içersinden arka bahçeye geçtik. Bambu bahçe koltukları ile düzenlenmiş beton platformun kenarlarındaki güller, ortama ayrı bir zarafet katıyordu. Etrafı demir parmaklıkla çevrilmiş bahçenin kenarındaki köpek kulübesi dikkatimi çekti. Baktım çoban kırması kulübenin önünde yatıyordu. Benim geldiğimi gördüğünde kuyruğunu seri hareketlerle sağa sola sallayıp yanıma geldi. Bana başını okşamak düşüyordu. Semizleşmiş iri gövdesi ve parlayan tüyleriyle bambaşka bir çoban kırması duruyordu karşımda. Gül hanım ismini ‘Cesur’ koymuştu. Biz bambu koltuklarımızda kahvemizi içerken, Gül hanım bir taraftan da:“-Bugün bir aile gelecek. Köpeğe kıymet vermeyen biri gelirse, kesinlikle vermem. Şimdiye kadar böyle çok sokak köpeğini, kedisini geçici sahiplendim; onların eline, yüzüne bakılır bir duruma getirdikten sonra, onların her birine isimler koyar, sonrada gazete ilanlarıyla sahiplendiririm. Sahiplendirirken de gerçekten ihtiyacı olanlara veririm” demişti. Gül hanım bir şeyler anlatıyordu ama sanki ben Gül hanımı hiç dinlemiyordum. Benim kafam başka yarlerdeydi. Salonun açık kapısından dışarı çıkan iki yavru kedinin birbirleriyle oyunlarını seyrettim bir hayli. Sonra siyah kaniş, ve beyaz hasky cinsi köpeklerin arkadaşlıklarını gördüm gözlerimle. Bu kadar hayvanlarla iç içe olmasına rağmen Gül hanımın evi pırıl pırıldı. Her hayvan sever Gül hanım gibi temiz olamazdı. Öyle kişiler tanıyorum ki ellerinden değil yaptığı bir şeyi yemek, kabuklu yemiş bile yenmezdi. Kaç aile biliyorum ki yalnızca evlerine bir defa gitmişimdir. Hayvan tüyünden geçilmeyen parçalanmış koltuk yüzleri içersinde hiç rahatsız olmadan oturuyorlar. Ağır koku içersinde nasıl zaman geçirdiklerine hep hayret etmişimdir. Bu duygu ve düşünceler içersinde Gül hanıma beslediği kedi ve köpekleri göstererek:“-Bunları da verecek misiniz?”.“-İsteyene vereceğim, ben en fazla herkesin bir hayvan bakması taraftarıyım. Bende en fazla birkaç hayvan, bir iki ay durur, sonra onu muhakkak sahiplendiririm.” dedi.İnsanların insanlarla geçinemediği bir dönemde, hayvanların sevgi ile terbiye edilmesi karşısındaki hayretimi gizleyemedim.“-Gül hanım bunlar ne kadar iyi anlaşıyorlar birbirleriyle”.“-Evet Can Bey benimkisi sabır ve sevgi işi. Birini sevip diğerini sevmezlik olmaz. Sevdiğini belli edeceksin. insanlar içinde öyle değil midir?“-Haklısınız, birazda kendinizden bahseder misiniz?”.Hayat hikayesini anlattı bana. Eşinden ayrılmıştı. Yalnız yaşamanın verdiği zorluğa rağmen:“-Nerede! Şimdi kafana uygun bir eş” dedi. Benden bir şeyler söylememi bekliyor gibi hissettim kendimi.“-Haklısınız” dedim. Gül hanım tekrar: “-İnsan bir arayış içinde oluyor, karşısına kimin ne zaman çıkacağı belli olmuyor” deyince Can:“-Bende aynen sizin gibi düşünüyorum, yalnız yaşayan ve eşinden ayrılmış biri olarak şu anda sizinle olmaktan dolayı mutluyum. İtiraf ediyorum, sizi o gün gördüğümde sevmiştim. Gazetedeki bir ilan bizi tekrar buluşturdu. Şayet kabul ederseniz sizinle evlenmek istiyorum”. Sanki böyle bir şeyi bekliyormuşçasına Gül hanım hiçbir tepki göstermeden Can Beyin teklifini kabul etti. Can Bey kendi kendine, ‘bazen bir hayvan severlik, insana mutluluğun kapılarını açıyordu’ demek. Tesadüflerin böylesi de geliyordu insanların başına. Şimdi düğün hazırlıkları içersine girdik. Sanıyorum böyle mutluluğu herkes ister değil mi?...

Dönme DolapMinicik kalpler çarpıyordu pırpır…O minicik bedenlerdeki minicik kalplerin,çıkarın,kötülügün, kıskançlıgın varlıgından dahi haberleri yoktu.O kadar safça sarılıyorlardı ki birbirlerine,o kadar masumca gözlerine bakıp,elerinden tutuyorlardı ki…Nasıl insan art niyet arayabilirdi.Minik Gizem koşuyordu aniden düşüverdi.Ceren elinden tutup kaldırdı,ikisi birden aglamaya başladılar.Birinin gözünden akan yaş,digerinin gözünden akan yaşla birleşti,iki yürek tek yürek oldu adeta .Bir kaç dakika sonra ikisininde gözlerinden akan yaşların yerini yanaklarında açan pembe güller aldı.Güneşi kıskandıracak bir sıcaklık yayıldı soguk yüreklere..İki melek koşa koşa dönme dolabın yanına geldiler .Binip binmemekte ikisi de karasızdı.İki eş ruh,aynı anda koşup bindiler,çıglıklar atıyorlardı.Korkularını birbirlerine sarılarak unutuyorlardı.Çılgınca eglendiler o gün,lunaparkta binmedikleri hiçbiş kalmamıştı.Onlar büyük bedenlerin yanlarında yürürlerken,hemen fark ediliyorlardı.Bizim dünyamızdan farklı bir dünyadalardı.Başlarının üstünde birer yıldız vardı sanki.Onları masum tutan,koruyan,kirletmeyen..İçlerinn beyazlıgı gibi,giysileri de bembeyazdı.Tek siyahlık ardından bembeyaz ışıklar saçan gözleriydi.İnsanın orda onlara bir ömür boyu,bakası geliyordu.Bizim dünyamızı terk edip,onların dünyasına girmek istiyordu insan.Ne yazık ki ruhlarımız onların dünyasına girebilecek kadar masum ve temiz degildi.Dost dediklerimizle dönme dolaplara biz de biniyoruz ama onlar gibi degil,ayrı ayrı yerlerdeyiz. Korktugumuzda uzatılmıyor eller,düştügümüzde ,canımız acıdıgında,onların da canı acımıyor,gözlerimizden akan yaşlar,onlarınkine karışmıyor,tek yürek olamıyoruz ayrı bedenlerde.Çıkarlar,kirli düşünceler set kuruyor önümüze. Maalesef ki ayrı dünyalarda ,ayrı ruhlar olarak, “ben” gözlüklerine takıp,asıl kazancın,bir çift tatlı söz,iyi bir kalp taşımak ,iyi bir dost olmak,ardından imrenilerek bakılacak bir insan olmanın keyfini çıkarmak oldugunu unutup,herkesin izledigi yol farklı olsa dahi,sonuçta hep aynı noktaya ulaşacaklarını göz ardı ederek,yolumuza çıkan herkesi ve her şeyi ezip ,yıkıp,hüsrana ugratarak yolumuzda ilerliyoruz.

savaşın en kanlı günlerinden biri
Savasın en kanlı günlerinden biri.. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanin başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve: - “Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..‿ Delirdin mi ? der gibi baktı teğmen…- “Gitmeye değer mi?. Arkadasın delik deşik olmuş… Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakin..‿Asker ısrar etti ve teğmen;- “Peki Git o zaman..”İnanılması güç bir mucize.. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü.. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:- “Sana değmez, hayatini tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bu zaten ölmüş.. “- “Değdi teğmenim.‿ dedi asker..- “Nasıl Değdi?‿ dedi Teğmen.. “Bu adam ölmüş görmüyor musun?.. “- “Gene de Değdi komutanım.. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı.. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için..‿Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:- “ … Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı… Geleceğini biliyordum!.. “

dostluk böyle bişey mi?
Ahmet ve Nihat adında iki arkadaş varmış. Aynı okulda okuyorlarmış. Ahmet İstanbul’da yaşayan, evi, arabası yeterince parası olan biriymiş. Nihat memleketten İstanbul'a gelmiş zor şartlar altında yaşayarak okuyormuş. Bunlar zamanla daha da iyi arkadaş olmuşlar. Ahmet Nihat’ın durumuna üzülüyor yardım yolları arıyormuş. Nihat’ı evine almış. Yedirmiş içirmiş. Cebine para koymuş. Üstünü giydirmiş. Kendine aldığı yeni kıyafetlerini bile ona vermiş. Artık berabe r gül gibi yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün Ahmet camdan dışarı bakıyormuş. Karşıdan gelen uzun süredir hayran olduğu ve yakında açılmak istediği kızı görmüş. Ve sonra arkadan Nihat'ın onu takip ettiğini. Nihat eve gelmiş ve Ahmet'e o kızdan çok hoşlandığını aralarını yapıp yapamayacağını sormuş. Ahmet kendisinin de ondan hoşlandığını söyleyememiş. Arkadaşının üzülmesini istememiş çünkü. Aralarını yapmış. Derken zamanla okul bitmiş. Nihat bir süre sonra Kayseri’ye vali olmuş. Evi arabası, yatı, katı, bir sürü parası olmuş. O kızla da evlenmiş. Ama Ahmet tam tersi. Evini arabasını kaybetmiş. Bütün parası bitmiş. Yatmaya yeri yemeye yemeği kalmamış. Aç sefil gezerken komşuları, -Senin bir arkadaşın vardı Nihat diye. O Kayseri’ye vali olmuş, neden ondan yardım istemiyorsun, belki sana bir iş verir demişler. Ahmet reddetmiş hemen. Bunu kabullenemem demiş. Komşular ne kadar ısrar ettiyse de bir türlü kabul ettirememişler. Ahmet için daha zor günler başlamış. Bakmış olacak gibi değil komşularını dinleyip tutmuş kayserinin yolunu. Valiliğe gelmiş. Oradaki odacılardan birine Nihat beyi görmek istiyorum demiş. Odacı Nihat beyin yanına girmiş çıkmış ve -Sizi görmek istemiyor. demiş. Nasıl olur demiş Ahmet. Ona İstanbul’dan çok yakın arkadaşın Ahmet geldi deyin. Odacı tekrar gitmiş ve, -Nihat bey sizi tanımadığını eğer daha fazla ısrar ederseniz kovduracağını söyledi demiş. Ahmet duyduklarına inanamamış. Nasıl olur da, yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği, sevdiği kızı bile verdiği can ciğer arkadaşı Nihat onu tanımaz. Yıkılmış bir şekilde valilikten çıkıp doğru Nihat’ın evine eskiden hoşlandığı kızın yanına gitmiş. Belki yardım eder diye. Kapıyı çalmış. Birinin gelip dürbünden kendine baktığını hissetmiş. Ama kapıyı açmamış kadın. Bir kez daha yıkılmış.. Dışarı çıkıp kendini toplamaya çalışırken yanına yaşlı bir amca yaklaşmış. Ahmet’in durumundan çok etkilenmiş adam. Olayı anlatmasını istemiş. Ahmet'te olduğu gibi anlatmış. Adam çok üzülmüş. Demiş ki.. -Bak evladım. Seni çok sevdim. Dürüst bir insana benziyorsun. Bak benim şurada bir sarraf dükkanım var. Gel istersen benimle çalış. Hem para kazanırsın hem de yatmaya yerin olur. Ahmet hemen kabul etmiş ve çalışmaya başlamış. Gel zaman git zaman dükkana başka bir yaşlı amca gelip gitmeye başlamış. Çok iyi arkadaş olmuş Ahmet'le. Bir gün bu yaşlı amca elinde bir kutuyla gelmiş dükkana. -Bak ben bir yere gidiyorum. Eğer 3 ay içerisinde dönmezsem bu kutu senindir, istediğin gibi kullan... demiş. Ahmet kutuyu almış, odasında bir yere koymuş. 3 ay geçmiş, 4 ay geçmiş, 6 ay geçmiş amca hala gelmemiş. Sonunda Ahmet kutuyu açmaya karar vermiş. Bakmış içinde, elmaslar, mücevherler, altınlar, bir sürü de para varmış. Ne yapacağını şaşırmış. Hemen patronuna gidip durumu anlatmış. Patronu da artık o kutunun kendisinin olduğunu istediği gibi kullanabileceğini söylemiş. Bir de öneride bulunmuş. -Bak sen bu işi iyice öğrendin. Gel sana bir kuyumcu dükkanı açalım. Gül gibi geçinip gidersin. Hemen dükkanı açmışlar. Ahmet almış başını yürümüş. v,araba, yat, kat. Zengin olmuş kısacası. Bir gün dükkana bir anne-kız gelmiş. Kızdan hoşlanmış Ahmet. Zamanla görüşmeye başlamışlar, derken nişanlanmışlar. Düğün vakti gelmiş. Davetiyeler hazırlanırken kız valiyi de çağıralım demiş. Ahmet kabul etmemiş. Nasıl olur demiş kız. Biz bu şehrin ileri gelenlerindeniz, valiyi çağırmasak olur mu? Ahmet yine kabul etmemiş. Kız ısrarla neden böyle davrandığını sorduğunda anlatmış Ahmet. Sorunun bu şekilde çözülmeyeceğini söylemiş kız. Biz çağıralım, o yaptığından utansın demiş. Ve ona da bir davetiye yazmışlar. Düğün günü gelmiş çatmış... Davetliler tek tek gelirken heyecan içindeymiş Ahmet. Nihat'ın gelip gelmeyeceğini düşünüyormuş. Derken eşiyle kapıda görünmüş Nihat. Ahmet, ilk başlarda göz göze gelmemeye çalışmış. Nihat ne yana gitse öbür tarafa kaçıyormuş Ahmet. Hiç göz göze gelmemeye çalışıyormuş. Dayanamamış birden. Piste çıkmış, almış mikrofonu eline. Başlamış anlatmaya. "Zamanında ben durumum iyiyken sevgili valimiz Nihat beyle aynı okulda okuyorduk. O zamanlar Nihat beyin durumu bu kadar iyi değildi. Nihat'ı evime aldım. Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim. Sevdiğim kızı bile ona verdim. Bir gün benim durumum kötüleşti. Elimde avucumda ne varsa kaybettim.O kadar zor durumdaydım ki Nihat'a yardım istemeye gittim. Ama o beni tanımadığını söyledi, kovdurdu. Oradan çıkıp eşinin yanına gittim. Ama o kapıda benim olduğumu bildiği halde kapıyı açmadı.Şok olmuştum. Dışarıya çıkıp kendime gelmeye çalıştığım anda bir amcayla karşılaştım. Sağ olsun bana bir iş, yatacak bir yer verdi. Orada çalışırken çevrem genişledi. Başka bir amcayla tanıştım. Gel zaman git zaman o amca elinde bir kutuyla geldi yanıma. Bir yere gideceğini 3 ay içerisinde dönmezse kutunun benim olacağını söyledi. Gelmedi. Kutuyu açtım. İçinde beni bugünlere getiren yüklü eşyalarla ve paralarla karşılaştım. Sonra kendime bir kuyumcu dükkanı açtım. Orada sevgili nişanlımla tanıştım. Ve evleniyorum. Anlattıklarım yalansa yalan desin Nihat bey." demiş ve bırakmış mikrofonu.... Herkes şaşkınlık içinde Nihat beye dönmüş. Acıyarak bakmışlar bir Ahmet'e, bir Nihat'a. Nihat bir cevap vermek zorunda kalmış. Almış mikrofonu... Başlamış anlatmaya. "Evet Ahmet'in söylediklerinin hepsi doğrudur. Yalan diyemem. Zamanında bana çok yardım etti, hakkını ödeyemem. Sağ olsun benim mutlu bir evlilik yapmama öncülük etti. Ama eşimi zamanında sevdiğini bilmiyordum. Durumunun kötüye gittiğini, bir gün bana geleceğini biliyordum. Hep o günü bekledim. Ve sonunda geldi. Onu kapıdan kovdurdum doğrudur. Ama niye kovdurdum. Eğer ben o zaman ona yardım etseydim gururuna yediremeyecekti. Belki de bir süre sonra intihar edecekti. İyi bir arkadaşımı kaybetmek istemem. Buradan çıktıktan sonra direk eşime gideceğini biliyordum. Hemen eşime telefon açtım. Ona Ahmet'in geleceğini, kapıyı açmamasını söyledim. Açmadı. Derken bizim evin karşısında bir sarraf dükkanı işleten arkadaşım var. Ona hemen telefon açtım. Bizim evden çıkan bir adam görürse onu işe almasını yardımcı olmasını istedim. İşe aldı, yatacak yer verdi. Bir gün babamı gönderdim ona. Can yoldaşlığı etsin diye. İyi arkadaş oldular. Sonra babama bir kutu verdim Ahmet'e versin diye. O kutu babamın değildi. Benim de değildi. O zaten Ahmet'indi. Ona borcumu hiçbir zaman ödeyemem. Ahmet kutuyu aldı. İyi kullandı ve bugünlere geldi. Bir gün annemle kız kardeşimi gönderdim. Durumu nedir bir kontrol edin diye. Orada birbirlerini görüp aşık olmuşlar, evleniyorlar." Bırakmış mikrofonu. Ahmet'le beraber herkes şaşkınlık içinde kalmış. Bir an göz göze gelmişler. Derken birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Güzel bir düğün olmuş, beraberce mutlu yaşamışlar.

Hiç yorum yok: