ÖRF VE ADETLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖRF VE ADETLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ocak 08, 2008

KINA (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Diyarbakır’ın Ergani ilçesinin Usluca köyünün örf ve adetlerine göre; evlenme çağına gelen gençlerden ayaklarına kına yakanlar akrabalarının evlenme çağına gelen kızlara aşık olunuyormuş. Malatya’da inşaatta çalışan bir genç yazın sıcaklığından dolayı ayaklarında yara oluşuyor. Gence gelen önerilere göre ayaklarına kına yakarsa iyileşiyormuş. Gençte ayaklarına kına yakar ve aradan biraz zaman geçtikten sonra genç köyüne döner ve birde ne görsün teyzesinin oğlu ayaklarına kına yakmış ve teyzesinin oğlunun sevdiği kız ise gencin kız kardeşiymiş. Genç, kardeşine sorar;günlün var mı? diye. Kardeşi yok deyince gençte şiddetle karşı çıkmış örf ve adetlere göre abisinin karşı çıktığı evlilik olmazmış ve evlilik gerçekleşmemiş. Yazın sıcaklığında terlikle dışarı çıkan genç, köy bireyleri tarafından ayakları fark edilir ve köyün yetkilisine bildirilir. Köyün yetkilisi, genci yanına çağırır, kime aşık olduğunu sorar.Gençte yaralardan dolayı kına yaktığını söyler. Tabi yetkili inanmak istememiş ve köy heyetini çağırıp gencin durumu için konuşup karar vereceklerdi ve verilen karara göre genç kız kardeşinin evliliğine onay verecek ve aşık olduğu akrabasını söyleyecek, aksi halde genç 6 yıl köyden sürgün edilecek.Kararı gence bildirmek için genci çağırırlar. Genç biraz düşündükten sonra,evet aşık oldum, der. köyün yetkilisi de kime olduğunu sorar. Gençte dayısının kızına aşık olduğunu söyler.Köyün yetkilisi hangi dayın diye sorar.Gençte dayı senin kızına aşığım der.Köyün yetkilisi buna hiç ihtimal vermezmiş. Oğlu da olmadığı için olması gereken olacaktı ve köyün yetkilisi tekrardan heyeti karar vermek için çağırıyor ve heyetten çıkan karara göre gencin yalan konuştuğuna karar verilip genci sürgün edip kız kardeşinin evliliğine onay veriyorlar.NOT: 1995 yılında Diyarbakır da gerçekleşmiş bir olaydır.

Pazartesi, Ocak 07, 2008

HIDIRELLEZ (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Hızır ve İlyas (a.s.)'ın her bahar başlangıcında buluştuklarına inanılan, miladi takvime göre 6 Mayıs, Rûmî takvime göre ise 23 Nisan'a rastlayan güne verilen isimdir.Söz konusu günde, Hızır ve İlyas (a.s.) buluşarak sohbet ederler. Ve bu günlerde vakitlerini Allah yolunda olmanın ve birlikteliklerinin verdiği sevinçle kuvvet bulurlardı.

Hızır(a.s.)'nın Allah'ın lütfu ile dolaştığı yere yeşillikler çıkar, çorak yerler çiçeklere bezenirdi. İşte bu olaya dayanarak, halk zamanla bu günlerde buluşup, Hızır ve İlyas (a.s.)'ın geleneğini sürdürmek amacı ile özel anma ve dua günleri tertip eder olmuşlar.Ancak bu, zamanla asli hüviyetinden çıkarılarak, günümüzde olan şekliyle HIDIRELLEZ adını almıştır.

Günümüzde kullanılan manası ise, insanların kıştan kurtuluşlarının bir işareti ve bahar güneşinden faydalanma, piknik yapma, stres atma, eğlenme, nişan, düğün, sünnet törenleri tertip etme, uğursuzlukları giderme, adakta bulunma gibi düşünceleri gerçekleştirme amacıyla gelenekselleşen bahar bayramı inancıdır ki; bu tür bir inanç sonradan ortaya çıkmıştır.

Adıyaman merkezinde kutlanılan bahar bayramının adı, "SULTAN NAVRIZI" ya da "SEHRE" dir.Kutlama tarihi de, Rûmî takvime göre 6 Mart, Milâdî takvime göre ise 21 Mart günüdür."Sultan Navrızı" kutlamaları için şehrin iki ayrı mekanı kullanılmaktaydı. Bunlardan birincisi ve en kalabalık olanı, şimdiki Devlet Hastanesinin Kuzey tarafında, Karadağ'a yakın "NAKIBIN HAVIZI" denen düz, yeşil, su ve küçük bir havuzun bulunduğu açık bir alandı.

İkinci mekan ise, bugünkü Atatürk Şehir stadının Güney tarafında bulunan "YEDİ GARDAŞ" adındaki ziyaretin bulunduğu mekandı.Söz konusu gün gelmezden bir hafta-10 gün öncesinden hazırlıklara başlanır, çiğ köfte (Etli Köfte) için et siparişleri kasaba bir hafta 10 gün öncesinden verilirdi. Çünkü o günün öğle yemeğinde hemen herkes çiğ köfte yapacağından, köftelik et'e talep çok olmaktaydı.

SEHRE'ye gitmezden bir akşam önce, ev halkının daha önceden suda ıslattığı nohutları ekmek sacının (tandırın) iç kısmında ateşte kavurur, bu kavrulmuş nohutlar çerez olarak yenmek için hazırlanırdı.SEHRE'de sabah kahvaltısında yenilmesi için bir hamur işi olan "BEKMEZLİ TAPLAMA" yapar hazırlarlardı.Hazırlanan nevaleler sepetlerle, torbalarla ve bez sofralarla çıkınlar yapılarak eğlence yerine taşınırdı.

Eğer bu günü kutlayanlar içinde nişanlı bir kız varsa, kızın ailesi o günün ağır yemeklerinden olan pirinç pilavı ve Bekmezli Taplama mutlaka yapar, damat tarafı da gelin olacak kızın boynuna bir elbiselik kumaş atarlar. Halk arasında buna "Gelinin boynuna top atma" denirdi.Ayrıca bekar gençler için de bu gün çok önemli idi. Çünkü bu gençler, gelir, gizliden gizliye ideallerine göre bir kız bakıp beğenmeye çalışırlar, nişanlı olan gençler de, uzaktan nişanlılarını süzmeye çalışırlardı.

O gün insanlar yemek olarak, sabah kahvaltısına bekmezli taplama, öğle yemeğine günün vazgeçilmezi olan etli köfte başta olmak üzere, kavırmalı küfte, ö'r küfte, sovuh küfte, guzı sümıdı küftesi, mercimeklı küfte, karıştırmalı aş... gibi yemeklerin yanısıra; ne'necük, yarpız, çıldırım, gazayağı, ebekömeci gibi otlarla yapılan "MANCA" lar, yani salata çeşitleri yapar, ayran ile birlikte yer-içerler.Herkes yapmış olduğu yemeklerden birbirlerine ikram eder, bu şekilde tatlı bir karnaval havası yaşanırdı.

Baharın habercisi olan "NAVRUZ ÇİÇEĞİ" ni toplamak için, gençler dağlara tırmanır, topladıkları navrızları da önceden ikiye yarmış oldukları bir çubuğun arasına özenle dizer, öylece getirirlerdi. Kimi satar, kimisi yer ve ikram ederdi. Kimileri yine aynı şekilde, ellerinde bıçaklar veya ucu sivri çubuklarla kenger toplarlardı.

Karnını doyuran "Ya yiyip yatmalı, ya da yedi adım atmalı." Atasözü gereğince, ya da "Ekmek hıdır, yi gudur" özlü sözünde belirtildiği gibi... kimi yan gelir yatar, kimileri de "Hümbek, pabıç çarpmaca, çırçımba, elım, üç adım, gırcik, top yandı, birliğim birlik, (Kırtına) gülle, ip hoplama, çızğı, çelik-çomah... gibi oyunlara dalar giderlerdi.Akşam güneş batımına doğru, fazla karanlık olmadan, daha çok yaya olarak herkes, günün tatlı yorgunluğu içinde bir bir evlerine dönerlerdi.

YOK DEME (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Yine harfanaya katılan kişiler biri birlerine değişik ve karışık sorular sorarlar. Bu sorulara karşılık olarak Evet, he... vs gibi ifadeler kullanabilirler ama, bunların yerine Yok(Hayır) kim derse işte o kişiye de gecenin masraflarını karşılama cezası verilirdi.

HARFANA (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Adıyamana komşu olan illerde "Sıra Gecesi" de denilen "HARİFANE" sözlükte:"Esnafca herkes kendi masrafını hissesine düşeni vermek suretiyle ortaklıkla yapılan" demektir.

Adıyaman'da ise; Esnaf içinden guruplarca icra edilen bir program olup, Osmanlı döneminde kurulan Ahilik teşkilatının üyeleri olan esnafın, koşuşturmakla geçen bir haftanın yorgunluğunu ve stresini atmak için kafadengi arkadaş gruplarının kendi çaplarında hafta sonları pazar akşamında icra ettikleri bir eğlencenin adıdır.

Kalemin Hikayesi (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Çocuk, büyükbabasının mektup yazışını izliyordu. Birden sordu:
“Bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun? Benimle ilgili bir hikaye olma ihtimali var mı?”

Büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa şöyle dedi:

“Doğru, senin hakkında yazıyorum. Ama kullandığım kurşun kalem yazdığım kelimelerden daha önemli. Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin.”

Çocuk kaleme merakla baktı ama özel bir şey göremedi.

“İyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç de farklı değil ki!”

“Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili. Bu kalemin beş önemli özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep dünyayla barışık bir insan olursun.

“Birinci özellik: Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma. Bizim için bu el Tanrı’dır ve her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir.”

“İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemimin ucunu açmam gerekir. Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar. Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin. Bu acılar seni daha iyi bir insan yapar.”

“Üçüncü özellik: Kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle silmene her zaman olanak tanır. Yaptığınız bir şeyi sonradan düzeltmenin kötü bir şey olmadığını anlamalısın. Aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden birisidir.”

KİRVALIK (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Bu adet Doğu Oğuzlardan gelen bir adettir. Müslüman oğuzların ad koyma, toy, av ve şölen düğünlerinin yanında bir de sünnet düğünü vardır.
Kirva – kirve – kivra sünnet olan çocuğu, sünnet merasimi sırasında kucağında tutan kişiye denir. Birde delleyh vardır ki sünnet yapan, sünnetçi anlamındadır.
Sünnet düğünü olacağı zaman, sünnet yaptıran aile ya çok yakın bir akrabasını ya da dost olmak istediği birisini kirve olarak tayin eder. Sünnet olacak her çocuk için bir kirve olacağı gibi birkaç kirvede olabilir. Bir aile ile diğer bir aile arasında kan davası varsa (veya başka bir husumet) birbirleriyle yeniden dost olmak istiyorlarsa kirve olurlar. Kirveler arasındaki dostluğa çok büyük bir önem verilmektedir. Şöyle ki; hiçbir zaman kirve kirvenin kızını alamaz.
Sünnet düğünü için başka yerden gelen misafirleri ağırlamakta kirvede ev sahibi kadar mesuldür. (bazı yerlerde bu görev yalnız kirveye aittir.)

KOYUNUN YÜNÜ (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Oğuzların yurdu olan Kars yörelerinde bu Türk geleneklerinin daha rengi ve kokusu bozulmamıştır. Eski Türklerde attan sonra koyuna olan sevginin bugün de devam ettiğini görmekteyiz. Oğuz Kağan obasının iki tarafına dikmiş olduğu kırk kulaç uzunluğundaki direklerin başına altın ve gümüş kavuklar bağladığı zaman birinin ayağına akkoyun,diğerininkine de karakoyun bağlamıştır. Bugün de sürüde bir akkoyunla bir karakoyunun bulunması Devlet (zenginlik) olarak kabul edilir.
Hunların asıl adının (KUN) olduğu, bunun da eski Türkçe de koyun, koç anlamına geldiği Çin kaynaklarından öğrenilmektedir. Ulu bir kavim adı olan (koyun,koç) Oğuz kiliselerinde kabulünden ve İslamiyet’in kabulünden sonra da cami ve mezar taşlarında yer almıştır. Iğdır’ da Karakoyun köyü mezarlığında, Çıldır’ da Gagaç ve Taşköprü köyündeki koyun ve koç heykelleri en canlı örnekleridir.
Yine eski Türklerde olduğu gibi, yakınlarından biri ölen kimseye başsağlığı dilemeye gidenler ölü sahibine verilmek üzere beraberinde koç veya koyun götürürler. Koyunlar ayrıca halkın folklor kaynağı da olmuştur. Koyunla ilgili hikayeler çoban ve ağa üzerine koşmalar, orta oyunları oldukça zengindir. Bunlardan biride hemen her köyde rastlanabilen koyunun yüzüdür.Bugün herkes Ramazan günleri sayar ve bekler. Koyunun yüzü gününe kadar, kışın bütün sıkıntılı günleri gibi sayar; koyunun kısır ve gebe olanları belli olmaya başlamıştır. Koç katımından tam 100 gün geçmiştir. Bu gün bir bayram günüdür. Çobanların hepsi toplanarak bir program hazırlarlar. İki erkek arkadaşa kadın elbisesi giydirilir. Diğerleri de çeşitli kıyafetlerle dikkati çekmeğe hazırlanırlar. Köyde bulunan tulum, kaval gibi çalgılarla koyun sahiplerinin evlerini gezerek, türküler söyler ve oyunlar oynarlar

ÖLÜM (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Kozan ve civarında ölümle ilgili inanç ve uygulamalar diğer bölgelerden pek farklı değildir.
Bir kimse ölümcül şekilde hastalanır veya yaşamasından ümit kesilirse, ölmeden önce bir imam bulunur. İmam bulunmaz ise Kur’an okumasını bilen birisi çağrılır. Hastanın başucunda “Yasin-i Şerif” okunur. Hastanın imanlı bir şekilde ruhunu teslim etmesi için yanındakiler alçak sesle şahadet getirirler. Hasta bu şahadetleri duyunca tekrar etmeye başlar.
Hasta ölünce önce elbiseleri çıkarılır. Üzerine büyük bir bez örtülür. Ölü sırt üstü yatırılır. Elleri yana bağlandıktan sonra gözleri kapatılır ve çenesi bir bezle bağlanır. Böylece ölü yıkanmaya hazır hale getirilir.
Ayrıca, Kozan ve civarında bir kimse öldüğü zaman herhangi bir camiden “Sela” verilir. Ölenin kimliği herkese ilan edilir. Cenaze yıkandıktan sonra kefenlenir. Kefen erkeklere üç kat, kadınlara beş kat olarak kesilir. Birinci kat ayaktan tepeye kadar kesilir. İki tarafı birbirine kavuşacak şekilde çadır biçiminde cenaze sarılır. İkinci kata; erkek cenazelerin diz kapağı ile göğüs arasını örter. Kefenin ucu boğazına geçirilir. Diğer katlarda sarıldıktan sonra cenazeyi kefenleme işi biter.
Kadınlarda ise, kefen topuklar ile boğaz arasına sarılır. Kefenin iki tarafı ayak altı ve baş üstünden itibaren bağlanır. Kadınların kefenlerinin erkeklerinkinden farklı olarak göğüs ve baş örtüsü bulunur.
Cenaze böylece kefenlendikten sonra camiden bir tabut alınır, ceset tabuta konur. Öğle ya da ikindi namazından sonra cenaze el üstünde taşınmak suretiyle “Allah Rahmet Eylesin” sözleri ile mezar lığa götürülür. Ölü daha sonra musalla taşına konur. Burada cenazeye “telkin” denen dualar okunur. Cenaze namazı kılındıktan sonra ölü defnedilir. Bütün işler bittikten sonra cemaat mezarlıktan yavaş yavaş dağılır.
Önceden mezara çelenk koyma adeti yoktu. Günümüzde ölen kişi gelinlik kız veya nişanlı ya da erkek delikanlı ise mezarının başına bir bayrak veya kırmızı renkli eşarp gibi şeyler dikilerek konmaktadır. Ölen yeni gelin ise cenazeye kızın gelinliği de örtülür. Bundan gaye; kızın çok genç yaşta ve en mutlu gününde öldüğü; hayata doymadığını belirtmektir.
Şehirde cenaze çıkan eve komşuları ve akrabaları birkaç gün yemek gönderirler. Köylerde ise cenaze evinde koyun veya keçi kesilir. Halk mezardan dönünce birlikte yemek yenir. Sofra ortada iken Kur’an okunarak ölünün ruhuna bağışlanır. Aynı zamanda mevlit okunur. Yemekten sonra hısım, akraba orada kalarak ev sahibinin (ölü sahibinin) üzüntüsüne ortak olunur. Cenazenin haftası, kırkıncı günü ve yıl dönümlerinde yemekli mevlit okutulur.

Gelin İndirme (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Gelin, oğlan evine geldiğinde arabadan inmeden güveyin yakınları geline hediyeler verir. Buna “İndirmelik” denir. Bundan sonra akrabalar ve davetliler tarafından bir yardım olması düşüncesiyle “Darısı oğluna kızına” diyerek, para, altın, çeşitli eşya, elbise gibi şeyler verirler. Buna ise “Kırkım Merasimi” denir.
Bazı köy adetlerine göre gelininin kucağına bir tabak konur. Oğlanın hısımları tabağın içine ekseriya para koyarlar. Bu merasim bittikten sonra oğlanın annesi elinde tabak gelininin başına arpa, şeker, leblebi karışımı bir çerez atar ve bundan sonra gelini arabadan indirirler.

Kına Cezası (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Oğlan evinden kız evine kınacı gidenler kolay kolay kız evine giremezler. 0 gün için kız evi, oğlan tarafına şaka mahiyetinde birkaç ceza verir. Kınacılar yolda durdurulur ve bir ağacın yüksek yerindeki bir sırığa geçirilmiş soğanı tabanca ile vurmaları istenir. Şayet oğlan tarafı soğanı vuramaz ise kız evi onlara istediği cezayı verebilir. Tabi, oğlan tarafı bu soğanı vurmayı bir şeref meselesi yapar. Bunun için iyi nişancılarını kullanırlar.
Ayrıca kınacılardan biri tıraş edilmek istenir. Berberin bıçağı et satırı, havlusu telis, fırçası at kuyruğu, pudrası ise küldür. Kınacı tıraş olur ya da para cezasına razı olur. Karşılıklı şakavari konuşmalar kınacının para vermesiyle sonuçlanır.
Bu gibi oyunlarla neşe ortamı oluşturulur. Düğüne canlılık katılır.

ÇEYİZ İLE İLGİLİ ADET (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Kozan çevresinde genç kız on, on iki yaşında çeyizini dizmeye başlar. Her genç kızın bir çeyiz sandığı ve bohçasının bulunması adettir. Çeyiz işlenmeye başlanınca ilk önce bir bohça işlerler. Çeyize bununla başlanırsa kızın çeyizinin çok olacağına inanılır. Çeyiz gelin getirilme den bir veya iki gün önce oğlan evine getirilir, eşyalar yerleştirilir. Çeyiz getirme genellikle kamyonla yapılır. Halılar kamyonun kenarlarından sarkıtılır. Davulcular diğer çalgıcılarla kamyona biner; davul çalınır.
Bir kişi bayrağı eline alır ve elinden hiç indirmez. Şehrin içerisinde bir müddet davul zurna ile çeyiz dolaştırıldıktan sonra oğlan evine getirilir. Oğlan evi misafir odasını hazırlar. Kız giyimi ile ilgili eşyaların, elbiselerin kararlaştırılması ve alınması işi düğüne yakın bir zamanda yapılır. Kız ve erkek evinden birkaç kişinin katıldığı bu alışverişe genellikle kızın da iştirak ettiği görülür. Bu kesime halk arasında “Çeyiz Kesimi” denir. Masraflar erkek tarafına aittir. Erkek evi ayrıca çeyiz kesiminden sonra alışveriş sırasında orada bulunanların hepsini yemeğe davet eder.
Gelinin yüzü ve kıyafeti köylerde sadedir. Gelinin yüzüne bir tül örtülür ve başına gelinlik tacı konulur. Yüzüne kırmızı duvak örtülür. “Gelin Göçürmek” dağ köylerinde yakın tarihe kadar, çeyizi ile birlikte at ile yapılırdı. Fakat bu adet yerini, yavaş yavaş arabaya bırakmıştır. Düğünden birkaç gün önce gelinin çeyizi oğlan evine merasimle getirilir. Düğünden sonra ise gelinin çeyizi serilir, oğlan evi tarafından görülür. Buna “Çeyiz Serme” veya “Çeyiz Görme” denilir.

NİŞAN İLGİLİ ADETLER (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Söz kesildiği gün nişanın ne zaman yapılacağı tespit edilir. 0 tarihte etrafa haber salınır. Haberci ev ev dolaşarak, komşuları akrabaları davet eder.
Belirlenen tarihte davet edilen kimseler nişan için toplanır. Oğlan evi tarafından getirilen tatlı yenir. Tatlıdan sonra dua edilir. Dua bittikten sonra kadınlar kendi aralarında eğlenirler, erkekler sohbet ederler. Eğlence bittikten sonra kıza nişan takısı takılır. Oğlan, evinin kız için aldığı nişan hediyeleri getirilir ve gösterilir. Oğlan evinin kız için aldığı nişan hediyeleri şunlardır: Elbiselik, palto, mendil, çorap, iç çamaşırı, terlik ve ayakkabı ve çeşitli ziynet eşyalarıdır. Kız evi de karşılık olarak oğlan evine hediyeler alır.
Nişandan sona gidip - gelmeler iki taraf ailesinin anlayışına bağlıdır. Bazı aileler özellikle kırsal kesimlerde nişanlıları görüştürmezler. Şehir merkezinde ise durum tersinedir. Yeni nişanlıların birbirlerini tanımaları ve kaynaşmaları için birbirlerini görmelerine izin verilir. Oğlan, kız evine ziyarete gittiği zaman hediyesiz gitmez. Bu sıralarda düğünün tarihi belirlenir. Her iki aile için uygun olan bir tarih belirlenir. Kozan ve çevresinde nişanlar genellikle ilkbahar ile sonbahar arasında yapılır. Özellikle buğday hasat zamanından sonra Pazar ve Perşembe günleri yapılır.

KIZ İSTEME (DÜNÜR GİTME) ADETLERİ (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Bilindiği gibi insan yaşamının üç önemli geçiş dönemi vardır. Bunlar sırasıyla doğum, evlenme ve ölümdür. İşte bu geçiş dönemlerine kümelenen gelenek ve görenekler, o bölgenin kültürel değerlerinin büyük bir bölümünü oluşturur. Evlilik bu dönemlerden bir tanesidir.
Evlenme çağına gelen gençler, eşlerini eskiden olduğu gibi anne ve babasının isteğiyle veya kendi istekleri ile seçmektedirler. Genç erkek yaşantısını birleştireceği kızı bulduktan sonra durumu ailesi seçmemişse doğrudan doğruya annesine veya arkadaşları vasıtasıyla annesine bildirir. Annesi de çocuğun bu isteğini kocasına bildirir. Erkeğin ailesi çocuklarının bu isteğini olumlu karşılarsa, kız tarafı üzerinde etkili olabilecek birkaç kişi ile birlikte kızı istemeye giderler. Erkeğin ailesi kızı tanımıyorsa kız tarafını tanıyan bir kimse ile kimi zaman haber verilerek, kimi zamanda haber verilmeden kız görmeye gidilir. Kız beğenilirse başka bir gün yakın akrabalardan birkaç kişi kızı istemeye giderler. Kız ailesi durumu zaten anlar. Fakat yine de dünürcüleri beklerler. Dünürcüler de “Allah’ın emri Peygamberin kavliyle kızınızı oğlumuza istemeye, hısım-akraba olmaya geldik” sözleriyle tekliflerini yaparlar. Kızın ailesi, kızlarını vermek isterse ‘Aramızda bir danışalım” derler ve dünürcülere ikramda bulunurlar. Eğer kızın gönlü varsa çayı veya kahveyi bizzat kızın kendisi ikram eder, yoksa annesine veya kız kardeşlerinden birisine yaptırır. Ayrıca, kızın gönlü var ise damat adayına “Bir daha içer misin” diye sorar. Başka bir gün aynı dünürcüler yine kız evine giderler. Tekliflerini tekrar ederler. Teklifleri kabul edilirse, en kısa zamanda söz kesilir. Söz kesmede kıza alınacak eşyalar liste halinde dünürcülere verilir. Söz kesilince “Şirinlik” denilen ağız tadı (lokum veya tatlı) yenir. Buna yöremizde “Tatlısını Yemek” denir. Orada bulunanların huzurunda istek listesi “Yedi Hacet” okunur.
“Yedi Hacet” yeni evlenenleri bilhassa erkek tarafını gerçekten mali yönden büyük sıkıntıya sokar. Mobilya takımı, tuvalet takımı, misafir odası takımı, mont, gelinlik, çay - kahve takımı, sandık ve ziynet eşyası (bilezik, küpe, tokalı, beşi birlik) vb. gibi...

ASKERLİK İLE İLGİLİ ADET (SUAT ÖZGÜL 07050628)

Türkler, millet olarak, tarih boyunca askerliğe ve askere büyük önem vermişlerdir. Askerliği ve vatan savunmasını kutsal bir vazife olarak telakki etmiş ve hatta Osmanlı’da asker ocağına “Peygamber Ocağı”denmiştir.
Bizim milletimiz belli bir yaşa gelmiş olan erkek evlatlarını vatanın savunması için “Peygamber Ocağı” ismini verdikleri asker ocağına seve seve göndermektedir. Türk milleti bilir ki, vatan, millet, bayrak ve hürriyet için mücadele kutsaldır. Bu uğurda ölmek ise şahadettir. Türk milleti tarih boyunca bu mefkure ile vatanına, milletine, dinine düşman olanlarla ve saldırıda bulunanlarla savaşmış, destanlar yazmıştır.
Bugün Kozan ve çevresinde, diğer yörelerimizde olduğu gibi, bu kutsal vazifeye gidecek olan gençlerimizi uğurlarken bazı inanışlar, uygulamalar ve adetler ortaya çıkmıştır. Bu adetleri kısaca belirtmeye çalışalım.
Askere gidecek genç bir hafta öncesinden itibaren hazırlıklarını yapar. Gitme günü yaklaştıkça, son günlerini arkadaşlarıyla birlikte geçirir, gülüp eğlenirler. Askere gitmeden bir gün önce de genç bütün akraba konu, komşu ve arkadaşlarıyla helalleşir ve vedalaşır. Bilinir ki asker ocağına gidip de dönmemek var. Son gün akşam tüm arkadaşlar toplanıp yemek yerler ve sohbet ederler. Akşamdan gece yarısına kadar, askerliğini yapmış olanlar hem askerdeki anılarını anlatırlar hem de yeni asker olacak gence nasihatlerde bulunurlar. Sabah olup ta yolculuk vakti gelince askere gidecek delikanlı anne, baba ve kardeşleriyle helalleşir. Genç ve annesi sarılıp ağlaşırlar. Anne oğlunun eline kına yakar. Bu adet Kozan ve çevresinde eskiden beri uygulanır. Bu Metle ilgili yöremizde şöyle bir hikaye anlatılır. Mehmet isminde delikanlının biri askere uğurlanırken, annesi tarafından avuç içine kına yakılır ve uğurlanır. Eğitim esnasında gencin elindeki kına, komutanın dikkatini çeker. Komutan Mehmet’i çağır tır ve bunun manasını sorar. Mehmet ise, kınayı annesinin yaktığını ve manasının ne olduğunu niçin yakıldığını bilmediğini söyler. Komutan ise, Mehmet’e izine gittiğinde bunun manasını annesinden sormasını ve öğrenmesini ister. Mehmet izi ne gittiğinde annesine sorar ve manasını öğrenir. İzin bitip asker ocağına döndüğünde, Komutanı, Mehmet’i tekrar çağırtır ve kına yakmanın ne anlama geldiğini öğrenip öğrenmediğini sorar. Mehmet ise şöyle cevap verir: “Komutanım, bizim kültürümüzde üç şeye kına yakılırmış. Birincisi, gelin olacak kıza kına yakılır. Kocasına kurban olsun diye. İkincisi, kurbanlık hayvanlara kına yakılır. Allah’a kurban olsun diye. Üçüncüsü ise askere gidecek gençlere kına yakılır, vatanına kurban olsun diye” der ve olayı anlatır. Komutan dinledikten sonra bu adetin inceliği ve manası karşısında gözyaşlarını tutamaz.
Anne, oğlunun eline kına yaktıktan sona oğlu ile son bir defa sarılıp helalleşir ve arkasından biraz su döker. Genç arkadaşlarının omuzlarında tezahüratlarla terminale kadar getirilir. Mesafe uzak ise arabalarla gelinir. Terminalde davul zurna eşliğinde halay çekip eğlenirler. Otobüsün hareket saati geldiğinde genç arkadaşlarıyla bir bir helalleşip, vedalaşır. Arkadaşları tarafından otobüse bindirilip uğurlanır.
Bazı kesimlerde bir gün öncesinde mevlit ve Kur’an okutma adeti vardır. Bu mevlitte bütün arkadaşlar, akrabalar, komşular toplanırlar gençle helalleşirler. Kozan ve çevresinde askere uğurlama genellikle bu şekilde yapılır.

DOĞUMLA İLGİLİ ÖRF VE ADETLER ( SUAT ÖZGÜL 07050628 )

Kozan ve çevresinde doğumla ilgili bazı inançlar mevcuttur. Bu inanışlar Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi, yörede de zamana ve mekana göre bazı değişmelere ve gelişmelere uğramıştır. Ayrıca, bir kısım inanışlar da unutulmuştur.
Kozan ve köylerinde hamile kadınlara “gebe, hamile, iki canlı, yüklü ve bebekli” denmektedir.
Yurdumuzun hemen her yöresinde olduğu gibi Kozan ve çevresinde de yeni doğum yapan kadında “al basması” olayı görüleceğinden korkulur. Yeni doğum yapmış kadın kırk günü doldurmadıkça onun mezarının açık olduğu, cinlerin ona tesir edebileceği inancı mevcuttur. Bu sebepten dolayı, doğum yapan kadın kırk gün evden çıkarılmaz. Yanında bir bakıcı bulunur. Dışarı çıktığı taktirde al basması olacağından korkulur.
Kozan’da geçmişte doğumlar, tecrübeli kadınlara ve köy ebelerine yaptırılıyordu. Fakat günümüzde kadınlar doğumlarını hastane ve en yakın sağlık ocaklarında yapmaktadırlar.
Al basması olayının yeni doğum yapmış kadında görüleceğine inanıldığı gibi, aynı şekilde, yeni doğan çocuğa da musallat olabileceğine inanılır. Mecburi olarak kırkı dolmadan dışarıya çıkarılıyorsa çocuğun koynuna yumurta, ekmek, bıçak vs. koyarlar.
Hamileliğin belirtisi olan aşerme olayı, ilçe ve köylerinde de gözlenmektedir. Aşeren kadının canı istediği şeyi yemez ise, çocuğun zayıf veya eksik doğabileceğine inanılır. Bu yüzden aşeren kadının istediği yerine getirilmeye çalışılır.
Yeni doğan çocuğun, bir kaç gün sonra düşen göbek bağı götürülüp bir okulun bahçesine gömülür. Çünkü, bu sayede çocuğun okuyup büyük bir insan olacağına inanılır. Bu inanç yörede hala devam etmektedir.
Sakat doğan çocukla ilgili olarak yöre ve çevresinde çeşitli inançlar vardır. Kozan çevresinde sakat doğan çocuğun iyileşmesi için büyük velilerin türbeleri ziyaret edilir. Onlar vasıtasıyla Allah’a dua edilir. Çocuğun iyileşmesi için koyun, keçi vs. kurban edilir veya daha başka adaklarda bulunulur. Çocuk iyileştiği zaman bu adaklar yerine getirilir. Bundan ayrı olarak hocaya götürülür, okutulur ve muska yazılır.
Yeni doğan bebeğe “Maşallah” denir ve sağ kulağına ezan okunur, sol kulağına ise kamet getirilir. Yakınları bebeğe elbise, mama, takım gibi hediyeler getirirler. İlk doğumda bebeğin yatak takımını çocuğun ninesi hazırlar. Doğum yapan kadınların yakınları, doğum yapan kadına loğusa ziyaretlerinde bulunurlar. Bu ziyaretlerde “kaynar” içilir. Kaynar; şeker, baharat, tarçın ve cevizden yapılarak çay gibi içilir.
Çocuğun ilk çıkan dişini görene hediye alınır. İlk dişini çıkaran çocuk için “hedik” kaynatılır. Hedik; Kozan’da bulgurluk buğdaya verilen isimdir. Yeni doğan bebek yedinci, yirminci ve kırkıncı gün yıkanır. Kırkıncı gün bebek hamama götürülür ve kırklanır. Bebekler kırkı çıkma dan gezmeye çıkarılmaz.
Kozan’da, çocuğun adını geçmişte aile büyükleri koymaktaydı. Ancak günümüzde anne ve baba isim koymaktadır.
Erkek çocuğu olmayanlar, kız çocuklarına “Döndü, Döne, Yeter” gibi isimler koyar. Çocuğu yaşamayanlar ise, yeni doğan çocuğuna Yaşar, Dursun gibi isimler koyarlar. Yine bu konuyla ilgili olarak bir inanç daha yaygındır. Çocuğu yaşamayan kadının koluna yedi demir parçasının birleştirilmesinden meydana gelen bir bilezik takılır.
Yörede çocuğa nazar değmesi durumunda da yapılan bazı uygulamalar vardır. Bunlar: “üzerlik otu tüttürülür ve çocuğun üzerinde gezdirilir, kurşun dökülür, nazarlık ve karaçalı takılır.”
Kozan ilçesi ve köylerinde çocuğu olmayan kadınlar geçmişte hocaya gidip muska yazdırmakta, tekke ve türbelere ziyarete gidip adak adamakta ve halk hekimliği yapan kişilerin yaptığı ilaçları kullanmaktaydılar. Günümüzde ise daha çok doktora gidiliyor olmasına rağmen, geçmişteki uygulamaların halen yer yer sürdürüldüğüne rastlanmaktadır. Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi Kozan’da da erkek çocuk makbul sayılmaktadır. Oğlan çocuğunun ana-babaya bakacağı, kız çocuğunun ise ele gideceği düşüncesi hakimdir. Oğlan çocuğunun doğumu müjdeli olarak karşılanmaktadır.
Kozan yöresine ait doğum adetleri ile ilgili inanç ve uygulamalar incelendiğin de, görünüş olarak eskiye göre birçok uygulamanın değişikliğe uğradığı ya da yeni uygulamaların ortaya çıktığı görülmektedir. Doğum ile ilgili uygulamalarda görülen bu değişiklik, biçimsel bir farklılaşma olup, içerik halen korunmaktadır.

Pazar, Ocak 06, 2008

ÖRF VE ADETLER ( SUAT ÖZGÜL 07050628 )

KINA
Diyarbakır’ın Ergani ilçesinin Usluca köyünün örf ve adetlerine göre; evlenme çağına gelen gençlerden ayaklarına kına yakanlar akrabalarının evlenme çağına gelen kızlara aşık olunuyormuş. Malatya’da inşaatta çalışan bir genç yazın sıcaklığından dolayı ayaklarında yara oluşuyor. Gence gelen önerilere göre ayaklarına kına yakarsa iyileşiyormuş. Gençte ayaklarına kına yakar ve aradan biraz zaman geçtikten sonra genç köyüne döner ve birde ne görsün teyzesinin oğlu ayaklarına kına yakmış ve teyzesinin oğlunun sevdiği kız ise gencin kız kardeşiymiş. Genç, kardeşine sorar;günlün var mı? diye. Kardeşi yok deyince gençte şiddetle karşı çıkmış örf ve adetlere göre abisinin karşı çıktığı evlilik olmazmış ve evlilik gerçekleşmemiş. Yazın sıcaklığında terlikle dışarı çıkan genç, köy bireyleri tarafından ayakları fark edilir ve köyün yetkilisine bildirilir. Köyün yetkilisi, genci yanına çağırır, kime aşık olduğunu sorar.Gençte yaralardan dolayı kına yaktığını söyler. Tabi yetkili inanmak istememiş ve köy heyetini çağırıp gencin durumu için konuşup karar vereceklerdi ve verilen karara göre genç kız kardeşinin evliliğine onay verecek ve aşık olduğu akrabasını söyleyecek, aksi halde genç 6 yıl köyden sürgün edilecek.Kararı gence bildirmek için genci çağırırlar. Genç biraz düşündükten sonra,evet aşık oldum, der. köyün yetkilisi de kime olduğunu sorar. Gençte dayısının kızına aşık olduğunu söyler.Köyün yetkilisi hangi dayın diye sorar.Gençte dayı senin kızına aşığım der.Köyün yetkilisi buna hiç ihtimal vermezmiş. Oğlu da olmadığı için olması gereken olacaktı ve köyün yetkilisi tekrardan heyeti karar vermek için çağırıyor ve heyetten çıkan karara göre gencin yalan konuştuğuna karar verilip genci sürgün edip kız kardeşinin evliliğine onay veriyorlar.


NOT: 1995 yılında Diyarbakır da gerçekleşmiş bir olaydır.