Çarşamba, Ocak 02, 2008

bağımsızlık

ANZAKLI ÖMER'İN BAĞIMSIZLIK HİKAYESİ
Kategori: Canakkale Zaferi
1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
"Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil.newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak,kan vermek,serum takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine ,tedavisine verilmiyıor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.
Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
- Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?
Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim.
- Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır "manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum:
- Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
"Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:
- Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı,benim bayrağım...Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
- Siz Türk müsünüz?
- Evet Türk'üm....
İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
- Yıl 1915. Sen hatırlamasın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de .orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ...İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir." Biz de inandık sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.
Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu:
- Bizim yıkayan İngilizler,Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman . Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor,gökyüzünde havai fişekler ,geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman...
Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim.
Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:
-Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar,vahşi kimseler olarak tanıttı ya...
Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime:
- Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.
Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim. "Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum ben . Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış"diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce.....
Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
- Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek ,sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk...
Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum.
Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
- Peki niçin Ömer ismin, vermişler sana ?- Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş. - Yahu senin adın müslüman adı mı ?
Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı,birden doğrulmak istedi. Ban mani olmak istedim. Israr etti.
Ama niye ısrar ediyordu?
İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu soluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
- Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.- Olsun
Peki doktor beni müslüman eder misin?Müslüman olmak zor mu ?
Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar gelmişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için ,soramadığı için konuşamıyormuş..
- Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.
Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlatırım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.
Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan b,ir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. ...Mırıldandı:
- Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim.
Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalamıştı. Müslüman olmuştu.
Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica ettim.
- Beni yalnız bırakma olur mu?- Ne gibi Ömer amca ?- Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.
Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!"
Dedim ki içinden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?"hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.
Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
"Ne yalan söyleyeyim,ağladım."


BAĞIMSIZ ABHAZYA(Hikaye)

On dört yıl önce Abhaz halkını yok etmek için harekete geçen Gürcistan Devleti, 30 Eylül 1993 tarihinde Abhazya’nın kazanmış olduğu büyük zafere rağmen bugüne dek tehditlerine devam etti. Bugün ise bu tehditler, biz Kafkasyalıların çok daha dikkatli olmasını gerektiren bir hal almıştır. Bugün Abhaz halkının binlerce yıllık öz yurdunun, büyük bedellerle kazandığımız bağımsızlığına açıkça kastedilmektedir! Bugün dünyadaki Abhaz varlığı tehlike altındadır!
Gürcistan yetkilileri, bir yandan barışçı çözümlerden yana olduğunu belirtirlerken bir yandan da büyük bir silahlanma politikası gütmekte ve gerekirse güç kullanarak Abhazya ve Osetya’yı tekrar Gürcistan yönetimi altına sokacaklarını dile getirmektedirler. Özellikle, Şevardnadze’den sonra başa geçen Mihail Saakaşvili, iktidarı ele alır almaz Abhazya’nın geri alınmasının en öncelikli mesele olduğunu belirtmiş ve kışkırtıcı açıklamalarla barış sürecini tıkamıştır. Başa geldiği günlerden itibaren aşırı milliyetçi yükselişi destekleyen açıklamalarla halkının desteğini almaya çalışan Saakaşvili, devlet bayrağını değiştirmiş, 10 bin kişilik “Vatansever” adı verilen gençlik kamplarında Savunma Bakanı ve Gürcü Ortodoks Kilisesi lideri ile gençlere hitap ederek ırkçı süreci hızlandırmaya çalışmıştır. Geçtiğimiz haftalarda, Abhaz halkının Gürcülerin bir kolu olduğunu bile ileri sürebilen Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili, bu şekilde olası bir işgali haklı kılmaya çalışmaktadır. Bunun yanında kendi kurdukları terör örgütleriyle Abhazya’nın Gal şehrinde karışıklık çıkararak dünyaya Abhaz Devleti’nin bölgeyi kontrol edemediği ve halkın güvenliğini sağlayamadığı mesajı verilmektedir.
30 Eylül 1993’te kazandığımız zaferde, başta Abhaz halkının sabrının, iradesinin ve özgürlüğe olan sarsılmaz inancının yanında, bütün Kuzey Kafkasyalı halkların ve Kafkas diasporasının da rolünün farkında olan Saakaşvili şöyle diyor: “… dünyanın hangi lanet yerinden olursa olsun, bütün macera arayanları uyarıyorum, onların Abhazya’da işi yok. Burası Gürcistan’a ve her zaman orada yaşayıp bugün yaşayamayan fakat yakında ben de dahil olmak üzere Abhazya’da yaşayacak olanlara aittir.” Tüm bunlara rağmen başta Devlet Başkanımız Sergey Bagapş olmak üzere Abhazya Cumhuriyeti’nin sağduyulu yetkilileri, bölgede istikrarsızlığa ve iki halk için de telafisi zor kayıplara neden olabilecek bir maceradan uzak durulmasını dile getirirlerken, iki ülkenin zarar gören ilişkilerini karşılıklı dostluk temelinde yeniden tesis etmek için büyük çaba sarf ediyorlar.
Abhazya’nın tüm bu barış çabalarına rağmen Gürcistan yetkilileri, Abhazya sınırına 60 km mesafede ülkenin en büyük askeri garnizonunu inşa etmektedirler. Gürcistan ordusunu yeniden yapılandırma çalışmalarına başlayan Devlet Başkanı Saakaşvili, bu çalışmalarında büyük oranda dış yardım almaktadır. Savunma Bakanlığı bütçesinden 70 milyon doları bu çalışmalarına ayırırlarken, Amerika Birleşik Devletleri 300 milyon dolarlık bir yardımla adeta Gürcistan’a adres göstermektedir. Şu an Irak’ta ABD müttefiki olarak işgalde görev alan 800 Gürcü askeri bulunmaktadır, ayrıca 3000 asker, Irak ve Afganistan’da şimdiye kadar yoğun savaş eğitiminden geçmiştir.
Bunun yanında ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti, Gürcü askerlerini eğitmekte ve Gürcistan’ı ekonomik yardımla desteklemektedir. En son olarak 1.8 milyon dolarlık yardım yapılmıştır. Vergi verdiğimiz, ordusunda askerlik yaptığımız Türkiye’nin Abhazya konusunda, Gürcistan’a cesaret veren böylesi politikalardan vazgeçmesini istemek biz Kafkasyalı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının en doğal vatandaşlık haklarından biridir. Bu yardımlar, ırkçı Saakaşvili yönetiminin ellerinde, Abhazya’daki kardeşlerimize yönelen bir felakete dönüşecektir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine sesimizi duyurmak, bu yardımları engellemek için demokratik yollarla mücadele etmek tüm Kafkasyalıların görevidir ve biz bu güce sahibiz!
Şu bilinmelidir ki, Abhazya halkının en büyük güvencesi ve moral kaynağı Türkiye’deki soydaşlarıdır. Bunun farkında olan Bağımsız Abhazya Platformu; barışı savunarak, hızla gelişen bu tehlikeli sürece dur diyebilmek, Abhazya’daki kardeşlerimizle dayanışma halinde olmak ve Türkiye’deki Kafkasyalıların Abhazya adına sesi olmak için harekete geçmiştir. Daha önce 6 Mart’ta, Türkiye’nin 11 ilinde (İstanbul, Ankara, Sakarya, Eskişehir, Kayseri, Düzce, İzmit, Samsun, Sivas, Adana, Antalya) aynı anda okunan basın bildirisiyle Gürcistan Devleti’nin yayılmacı tutumunu protesto eden Bağımsız Abhazya Platformu, diasporanın sesi olmaya devam edecektir.
Kuruluşundan beri parçası olduğumuz ve geçmişte tam bağımsızlığı uğruna mücadele verdiğimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin, sesimize kulak vererek haklı taleplerimize duyarlılıkla yaklaşıp, benzer bir bağımsızlık hikayesinin kahramanı Abhazya'nın davasında tarafsız bir politika izlemesinin gerekliliği açıktır
Gün, içinde bulunduğumuz uykudan uyanma günüdür!
Abhazyamızı yutmaya hazırlanan Gürcistan Cumhuriyeti’nin, yayılmacı emellerine karşı çıkmak; kendi kültürümüzün, dilimizin en büyük garantisi olan özgürlüğümüze yönelen tehditlere birlik olduğumuzu ve Abhazya’daki akrabalarımızın, soydaşlarımızın yalnız olmadığını tüm dünyaya göstermek en büyük görevimizdir!

BAĞIMSIZ KOSOVA(Hikaye)
28/01/2007 (285 kişi okudu)
VİYANA - Balkanlar'da sekiz yıldır BM'nin idare ettiği Kosova'ya 'bağımsızlık' formülü arayan Batı, AB ve NATO üyelerinin tek taraflı adımlarıyla uluslararası tanıma hesabı yapıyor. Ancak bunun Sırbistan'ın yanında duran Rusya'yla yeni bir kriz yaratması bekleniyor. BM'nin Kosova arabulucusu Martti Ahtisaari, Kosova raporunu önceki gün Temas Grubu'nu oluşturan ABD, Rusya, Britanya, Fransa, Almanya ve İtalya'ya sundu. Raporda ne Kosova'ya doğrudan bağımsızlıktan ne de Sırbistan'ın Kosova üzerinde egemenlik hakkından söz ediliyor. Bunun yerine Kosova'nın IMF, Dünya Bankası ve BM'ye üye olabilmesi, kendi güvenlik güçlerini kurması ve vatandaşlarına pasaport dağıtması gibi 'egemen devlet' vasıfları edinmesi üzerinde duruluyor. Kosova'daki uluslararası yönetim, BM'den AB'ye geçiyor. Kosova'daki 175 bin Sırp'a özerklik ve Belgrad'la doğrudan ilişki kurma yetkisi tanıyor. Belgrad, Priştina aracılığıyla Sırp bölgesini finanse edebilecek. Sırp Ortodoks kiliselerinin bulunduğu bölgeler koruma altına alınacak. BM Güvenlik Konseyi'ne sunulacak tasarı, bağımsızlığı değil, idare devrini konu alacak. Karar çıkarsa, Kosova'nın birkaç ay içinde AB ve NATO üyelerince tanınması öngörülüyor. Ama Konsey'de veto yetkisi olan Rusya, Belgrad'ın rızası olmadan Kosova'nın tanınmamasında ısrarlı. Moskova, Kosova'ya karşı Abhazya, Güney Osetya ve Transdinyester'in bağımsızlığının tanınması kartını da elinde tutuyor. (Times, Financial Times)
YARIM MİLYON(BAĞIMSIZLIK HİKAYESİ)
Bir gün Müslüman memleketlerden birinde bağımsızlık davası için çalışanlardan biri,Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti.Kendisine;
Bizim hareketinde başına geçmek istemezmisiniz diye sordu.
Olabilecek bir eşy değildi;ama insan yokalmalarını pek seven Mustafa Kemal
Yarım milyonun bu uğurda ölürmü?diye sordu
Adamcağız yüzüme baka kaldı.
Fakat paşa hazretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var başımızda siz oalcaksınız ya dedi.Benimle olmaz beyefendi hazretleri benimle olmaz,ne zamanki yarım milyonunuz ölmeye hazır olur o zaman beni ararsınız.
Falih Rıfkı Atay : Çankaya


ÇEÇENİSTAN BAĞIMSIZLIK HİKAYESİ
Çeçenistan, tarih boyunca Kafkaslar’daki Müslüman halkların bağımsızlık ve hürriyet simgesi ve öncüsü olmuştur. Kafkaslarda İmam Mansur’dan, Şeyh Şamil’den bugünlere miras kalan Çeçen direnişi, birçok kez Rusya tarafından ezilmeye ve yok edilmeye çalışılmıştır. 400 yılı aşkın bir süredir Kafkasya’nın tamamında ve Çeçenistan’da sayısız mezalime imza atan Rusya her defasında Çeçen topraklarından eli boş dönmüştür. Cevher Dudayev’in da belirttiği gibi Rusya’nın milyon birinci kez düzenlenen saldırıları sayıca az olan Çeçenler tarafından milyon birinci kez püskürtülmüştür. TARİHİ SÜREC Çeçenlerin Ruslarla ilk karşılaşmaları 1556 yılında Rusların Astrahan’ı işgal etmesinden sonra oldu. Rusların ilerlemesine karşı büyük mücadele veren Kafkas halkının direnişi, 1783’te İmam Mansur ile başlamış, 1834’te İmam Şamil’le devam etmiştir. Rusya’nın 1860’lı yıllarda Kafkas halklarına karşı izlediği sürgün politikası 21 Mayıs 1864’te gerçekleşen “Büyük Sürgün” ile zirveye ulaştı. İçinde Çeçenlerin de bulunduğu yaklaşık 2 milyon Kafkasyalı, başta Anadolu olmak üzere çeşitli bölgelere sürgün edildi. 11 Mayıs 1918’de Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti ilan edildi ancak bu hareket başarılı olamadı. Çeçenler, II. Dünya Savaşı’nın sonlarında (1944) Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesi ile Stalin tarafından İnguşlarla birlikte Sibirya’ya sürüldüler. 750 bin kişi olarak sürülen topluluk 1957 yılında 400 bin kişi olarak geri dönebildi. 1980’li yılların sonlarında Gorbaçov’un “açıklık” ve “yeniden yapılanma” politikaları neticesinde SSCB çözülme sürecine girdi ve Çeçenler 1 Kasım 1991 yılında Çeçen-İnguş Cumhuriyeti adı ile bağımsızlıklarını ilan etti. Genç cumhuriyetin ilk başkanı Cevher Dudayev oldu. Rusya bu kadroyu yönetimden uzaklaştırabilmek ve kendi çıkarlarına hizmet edecek bir kadroyu iş başına getirebilmek için önce Çeçenistan içinden Ömer Avturkhanov’un liderliğinde bir muhalefet ortaya çıkardı. Bu muhalefeti ayrıca silah ve askeri teçhizatla da destekledi. Muhalifler 18 Kasım 1994’te hükümet birlikleriyle çatışmaya başladılar. Rusya kendi oyununu gizlemek amacıyla, Cevher Dudayev’e bağlı güçlerle muhalifler arasında meydana gelen çatışmayı Çeçenistan’ın iç meselesi olarak göstermeye çalışıyordu. Bu amaçla bir yandan muhaliflerin savaşmaları için gizlice asker ve silah gönderirken bir yandan da iç savaşa son verilmesi için ültimatomlar vermekten geri kalmadı. Ancak Rus askerlerin yönetime bağlı birlikler tarafından esir edilmesi sergilenen oyunu aşikar etti. Rusya, Çeçenistan’daki bağımsızlık mücadelesini bastırabilmek için zaman zaman başkent Grozni’ye (Caharkale) hava saldırıları da düzenledi. Moskova'daki yönetim, kendisini Çeçenistan’daki kavganın dışında gösterebilmek için bombardımanın kendi uçakları tarafından yapıldığı yolundaki açıklamaları önce reddetti ise de daha sonra bunu kabullenmek zorunda kaldı. Moskova yanlısı muhaliflerin bağımsızlık yanlısı yönetim karşısında zayıf kalmaları üzerine Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin, 29 Kasım 1994’te bir ültimatom vererek çarpışan taraflardan 48 saat içinde silahlarını bırakmalarını istedi. Ancak Çeçenistan Cumhurbaşkanı Dudayev bu ültimatoma karşı çıkarak Yeltsin’in böyle bir ültimatom vermeye yetkisinin olmadığını bildirdi. Zaten Rusya’nın böyle bir ültimatom vermekteki amacı da olaylara doğrudan müdahalede bulunmak için bir gerekçe oluşturmaktı. Ancak Çeçenistan Moskova’dan kumanda edilen muhalif silahlı güçleri tasfiye mücadelesini sürdürdü. Bu gelişmeler üzerine Rusya da doğrudan müdahalede bulunmaya başladı ve 3 Aralık 1994’te Rus uçakları Grozni’deki başkanlık sarayını bombaladılar. Böylelikle Soğuk Savaş dönemi ardından aslında kökleri 400 yıl öncesine dayanan ilk Çeçen Rus Savaşı başlamış oldu

.
BAĞIMSIZLIK HİKAYESİ (KURTULUŞ SAVAŞI)
Kurtuluş savaşının en çetin anlarıydı. İngilizler tarafından gözü Anadolu toprakları ile döndürülmüş Yunanlıların yakıp yıkarak saldırdığı acımasız zamanlardı yaşanan. Akıllarında anneleri, bacıları, babaları; yüreklerinde saf vatan sevgisini barındıran yiğitlerin �Allah Allah� nidalarıyla bağımsızlık uğruna ölüme koştukları günlerdi. Adını analardan alan Anadolu�nun kanla sulandığı anlarda kadınlar, erkeklerden daha yiğitçe mücadele ediyorlardı. Siper kazıyor, cephane taşıyor, hastanelerde ça lışıyor, gerektiğinde erkeklerin yanında silah atıyorlardı. Bu yiğitler yiğidi kişilerden biri de Der Saadet�ten gelen Lale Hemşire idi. Londra�da hemşirelik eğitimi gören Lale hemşire, yurduna saldıran alçaklara karşı göğsünü siper etmek istediği için Der Saadet�ten Anadolu�ya geçmişti. Havada duyulan ölüm kokusu umurunda değildi, biliyordu Hakkın vaat ettiği bağımsızlık günlerinin pek yakın olduğunu. Derme çatma bir çadırdı hastane denen yer. Bir doktor, gönüllü birkaç hemşire, yetersiz birkaç parça ilaç ile hastane denebilirse tabi� Savaş kızıştıkça yeni yaralılar taşınıyordu hastaneye. Biri iyileşirse veya ölürse, yerine hemen beş altı yaralı geliyordu. Doktor ve hemşireler yetersiz kalıyorlardı. Yine ölüm kokusunun ve umutsuzluğun koktuğu bir gece geldi Ali Yüzbaşı hastaneye. Göğsünün hemen altından kahpe bir şarapnel vurmuştu korkusuz aslan parçasını. Yarası ağırdı. Sedyede hastaneye geldiğinde gözleri temas etti Lale hemşireyle. İkisi de gözlerini birbirinden ayıramadı. Destek vermek için elini sıkıca kavradı yiğidin. Yüreğinin sıcaklığını, umudunu kavradı yiğidin ellerinden Lale hemşire. Hemen ameliyata alındı. Saatlerce süren, ilaç yerine fedakârlıkla yapılan ameliyat� Ameliyattan sonra güçlü bünyesi Ali Yüzbaşı�nın çabuk toparlanmasını sağladı. İlacı zaman oldu yiğidin. Ne var ki başka bir ateş düşmüştü gönlünün tam ortasına. Dilinin ucuna gelen, söyleyemediği bir ateş� Cepheden gelen umutsuzluk rüzgarı ne Lale hemşire�nin ne Ali Yüzbaşı�nın yüreğine uğramıştı. Birkaç gün içinde ayağa kalkabilecek duruma gelmiş olan Ali Yüzbaşı cepheden gelen haberler üzerine hastaneden ayrılmaya karar vermişti. Bir gece Lale hemşire, yaralı yaralı giyinip ayağa kalkmış ve hastane dışına çıkan bir asker gördü. Lale: �Ne yapıyorsunuz siz?� Asker: �Biraz hava alacağım bacım� Hava almaya çıkmadığını, ateşe koşan böcekler gibi cepheye koştuğunu gözlerinden anlamıştı Lale hemşire. O anda Ali Yüzbaşı�yı gördü. O da giyiniyordu. Hemen yanına geldi. Lale: �Daha iyileşmemiştiniz� Ali: �Bu zamanlar yatmak zamanı değil hanımefendi� Lale: �hemen doktora haber vereceğim� Ali o anda Lale�nin ellerinden tutup kendine çevirdi kuş gibi hafif genç kızı. Ali: � Trenin cepheye kalkmasına yarım saat var. Sadece yarım saat sonra istediğinizi yapın� Ali başka şeyler de demek istedi. Sevdiğini söylemek istedi, ama yüreğindeki kelimeler ağzından çıkmadı. Lale hemşire�nin yanaklarını okşadı ve dikkatlice baktı genç kızın yüzüne. Sonra aniden hastane kapısına yürüdü. Kapıda iken durdu, arkasına baktı. Lale�nin ona şefkatle bakan yüzüne bir kez daha bakıp ezberine almak istedi. Gülümsedi ve ölüm kokusunun olduğu istasyona doğru hareket ederken Allah�a dua etti. Sevdiğine, bağımsızlık günlerinde kavuşması için dua etti ve ateşe koşan böcekler gibi gitti.

Gözü Açılmış Bir Türk 4 (Bağımsızlık Hikayesi)…. Herkes derin sessizliğe gömülmek üzereyken, birisi alaycı alaycı; -Sami`nin köşesindeki son yazıya bak, aklı sıra şiir yazmış. Sami dikkatle baktı; -Ne yazmış? - " Düşerse başın dara, Hulusi`yi ara " böyle ciddi bir yazının sonuna konacak şiir mi bu. Sami`nin gözlerinde bir ümit ışığı parladı "Hulusi amca yaşıyor demek ki" diye düşündü. Ayağa kalktı, -Acele bir yere yetişmem gerek. Çok güzel bir sohbetti, istifa de ettim, sağolun. Sami hızla kafeden çıkarken, peşinden süzülen gölgeyi farketmemişti. Sami, Hulusi beyin yaşadığını ve yazısının sonuna eklediği dizeyle, kendisini araması için mesaj gönderdiğini düşünüyordu. Bu düşünceler içinde, yine de tedbirli olmaya çalışarak telefon kulübesi aramaya başladı. ‘Yakalanırım’ endişesiyle, ortalıktaki telefon kulübelerini kullanmak istemiyordu. Sonunda biraz kutuda kalan ve loş bir ışık altındaki dar sokaktaki telefon kulübesine yürüdü. Beş-on saniye sonra takip eden gölge de aynı sokağa girdi. Takip edildiğini anlayan Sami, köşeye saklanmış ve birden gölgenin üzerine atlamıştı ama ummadığı bir karşılık gördü. Sırtına atlamaya çalıştığı iri adam, daha ilk hareketinde biraz yana kaymış, onu tek kolundan yakaladığı gibi yere doğru savurmuştu. Kafasının taşlara çarpacağını görünce gözlerini kapattı. Ama beklediği olmadı, kendisini savuran adam ensesine elini koymuş ve kafasını korumuştu. Merakla baktı; -Siz ! -Hayırdır Sami bey, bu ne şiddet. Sami adamı tanımıştı, kafede sohbet ettiği gruptaki emekli denizciydi. -Beni tanıyorsunuz. -Daha neler, bir sakal bıraktınız diye sizi tanıyamayacaksak. -Sami üstünü çırparak kalktı. -Ne istemişsiniz. -Gizlenmeye çalışan halinizi fark edince kafede sormak istemedim, sanırım bir şeylerden kaçıyorsunuz,. -Evet, son yazılarımdan sonra bazı tehdit mesajları aldım. -Bu kadar kolay pes etmeyin. Vural Savaş’ın beğendiğim bir sözü vardı, tam hatırlayamasam da; “Bu ülkenin ileri gitmesi için, iyiler de, kötüler kadar cesur olmak zorundadır” gibi bir şeydi. -Yok, pes etmiş değilim ama tedbirli olmam gerekiyor. Bir an denizcinin yüzüne baktı, sonra güvenebilirim gibi bir edayla ; -Aslında tehdidin boyutu yüksek. Bazı istihbarat birimlerinin hedefi olduğunu sanıyorum. -Yardım edeceğim bir şey olursa, elimden geleni yaparım. -Niçin tehlikeyi göze alıyorsunuz ? -Son yazılarınızın milli davalara hizmeti beni ziyadesiyle mutlu etti. Bu konularla hiç ilgilenmeyen bir kısım insanları yazılarınız bilgilendiriyor. Sami, bazı şeyleri ilk öğrendiğindeki durumunu hatırladı, mırıldandı ; -‘Gözünü açıyor ’ da diyebiliriz. -Evet. -Teşekkür ederim. Takibinizin tek sebebi bu muydu. -Hayır, sohbette bahsettiğim konuyu köşenizde yazmanızın faydalı olacağını umuyorum ve biraz daha detay vermek istiyorum. Sami, telefon kulübesine baktı, aramayı erteledi; -Peki. Sakarya’da çayhanelerinden birine gittiler, bir köşeye oturdular. Emekli denizci ismini söylememişti, Sami de sormadı. Direk konuya girdi; -Ciddi, ön yargısız bir araştırma yaptıysanız siz de fark etmişsinizdir ki, terör örgütü artık uluslar arası taşeron bir örgüt haline geldi. . Kandil`e giden İngiliz Sunday Times Gazetesi muhabiri Hala Jaber`in şu gözlemi her şeyi anlatmaya yetiyor: `Kandil’de teröristler arasında İngilizler, Ruslar, Almanlar, Yunanlılar, İranlılar ve Araplar var.` Bu demek oluyor ki, Türkiye üç-beş çapulcu diyerek gaflete düşebilir. Ülkesini seven insanlar olarak teröristlere önem verilmesini, muhatap alınmasını istemiyoruz ama bilmek zorundayız ki, çeşitli ortamlarda elimizi sıkan dost ülkeler de bunlara destek oluyor. -Hımmm -Geleceğim konu, daha önce anlattığım, uçaklarımızı, haberleşmemizi kilitleyebilmeleri konusu mutlaka yazılmalı. Biz belli ülkelerden silah, gemi, uçak aldığımızdan ve o ülkeler gün gelip teröristlere destek olmaya kalktıklarında bize büyük zarar verebileceklerini bilmek ve tedbir almak zorundayız. Mesela ABD birlikleri bir bölgeden geçerken, çevrede uzaktan kumandalı mayınların sinyal gönderilerek patlatılmasını engelleyebiliyorlardı ama bize bu konuda destek olmadılar. Sadece uzaktan patlatılan mayınlarla verdiğimiz şehitler bile yürek dağlayıcı sayıda. -Bizim istihbaratımız bilmiyor mu bu konuları? -Biliyorlar ve bazı çok zeki mühendisleri, bu mekanizmalara karşı mekanizma geliştirmeye yönelik araştırmalarda görevlendirmişlerdi. Sami gülümsedi; -Güzel, umut besleyebiliriz yani. -Aselsan’da bu konularda görevlendirilmiş üç mühendis peş peşe şüpheli bir şekilde intihar etti. -Bu ne demek ya, üçü de mi. -Evet çalıştıkları konular arasında öncelikli olan, dost ülkelerce(!) uçaklarımızın, helikopterlerimizin mekanizmalarına müdahale edilmesinin, kilitlenmesinin önüne geçebilecek bir sistemdi. Sami’nin başı öne eğildi. -Her şeyi dışardan alırsak olacağı bu dur. On tane alacağımıza, aynı parayla iki tane bizim olanı yapsak, bağımsız olsak ne olurdu sanki. Biz 2 tane yapmaya başlasaydık, ABD, Rusya, Çin,Fransa gibi ülkelere güvenmeyen, onlara aşırı bağımlı olmak istemeyen ülkeler de bizden silah almaya başlardı. -İşte Sami bey, tehlikeli sulara şimdi geldiniz; Savunma sanayinde bağımsızlık ! -Şimdi anlıyorum, Devrim denen ilk Türk otomobilinin niçin telaşla kötülenip, ortadan kaldırılmaya çalışıldığını. -Atatürk zamanında iki otomobil yapılmış ve kasıtlı mı, unutularak mı, hala emin olmadığım şekilde, Devrim otomobiline benzin konulmamış. Tabi otomobil yürümeyince, bağımsız otomobil sanayimiz doğarken ölmüş. -Çok acı. -Çok acı ama az bilinen bir acımız daha var. Özellikle havacı arkadaşlar anlatır bunu. -Nedir? -Vecihi Hürkuş adını hiç duydunuz mu? (http://www.tayyareci.com/hvtarihi/vecihihurkus) -Hımm, düşünüyorum hiç duymadım. -Üzülmeyin çoğu kişi duymadı. Bu ülke için çalışan isimsiz kahramanların çoğunun adı duyulmaz zaten. -Şimdi saygıyla anılan, son yıllarında Erzurum’lu Nene hatun’un açlıktan ölmemek için torunuyla zar zor geçinmeye çalıştığı gibi. Mermiler ıslanmasın diye, beşikteki bebesinin örtüsünü alıp, mermilerin üstüne örten Çankırı’lı Kara Fatma’nın hatırlanmaması gibi. -İçim yeterince dolu Sami bey, onları daha müsait bir zamanda konuşalım. Sami, denizcinin dayanamayıp gözlerini sildiğini gördü. - -Bu ülkenin nice gizli kahramanı var ki, ülke için savaşıp, sonra da bir köşeye atılan, aç kalsa bile gururdan el açmayan. Off of, anlatmakla bitmez. -Haklısınız. Vecihi beyi merak ettim, dinleyelim o zaman. -Vecihi bey, Kafkas cephesinde savaştığı günlerde bir Rus uçağını vurur ve bir ilke imza atar. Ancak bir başka hava savaşında tayyaresi isabet alır, sağ salim yere inmeyi başarır, düşman eline geçmesin diye uçağı yakar. Ruslar onu esir alır Hazar Denizi’ndeki Nargin adasına kapatırlar. Buradan Azerilerin yardımı ile kurtulur. Daha sonra Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da bırakılmak zorunda kalınmış harap Yunan uçaklarının parçalarından marangoz Şaban Efendi ile birlikte kendisine “Vecihi K VI” ismini verdiği bir uçak yapmıştı.Bazen bombayı uçaktan beline kadar sarkıp, düşmanın üzerine eliyle attığı halen anlatılır. -Helal olsun. -Maalesef, sonraki yılları o kadar parlak değil. Yerli uçak sanayi oluşsun diye yıllarca çabaladı, gerekli desteği görmedi, iflaslarla uğraşıp durdu.Yunanlıların kaçarken bıraktıkları motorları kullanarak “Vecihi K VI”yı yaptı, demiştim ya. Yapar ama havalanmak için müsaade alamaz. Uçağın kusursuz olduğunu göstermek için marşa basar, ancak ödül yerine ceza gelir, o da istifasını sunar. Hava kuvvetlerinden kopar, Türk Tayyare Cemiyeti’nde (TTC) çalışmaya başlar.Bu arada Almanya’ya gider Junkers ve Rohrbach fabrikalarında sektörün nabzını tutar. Ju A-20 tayyarelerinde bazı noksanlıklar bulup düzeltince Almanlar hayran olurlar. İşte tam o esnada Milli Savunma Bakanlığı Kayseri’de Tayyare ve Motor Anonim Şirketi (Tomtaş) adında bir fabrika kurmak için teşebbüse geçince Hürkuş’a gün doğar. 1926’da telgrafla memlekete çağrılır Vecihi Bey.Vecihi Bey Tomtaş malı Ju A-35’leri geliştirir, kanatların içini benzin deposuna çevirerek menzili uzatır. Düşünün Ankara’dan Tahran’a direkt uçar, Acemleri büyüler, İran’da büyük bir pazar yakalar. Eğer bu satış gerçekleşirse Tomtaş kabuğunu kırar, uluslar arası arenaya çıkar. Ancak firma o günlerde THK’nın eline geçer ve kurumun kurmayları Tomtaş’ı batırabilmek için ne gerekiyorsa onu yaparlar. -Anlattıklarınız uzun ama öyle ilginç ki, merakla bekliyorum Vecihi beyin maceralarını. -THK`nun yaptıklarına rağmen Vecihi Bey yerli uçak sevdasından kopmaz, çizimler maketler arasına dalar. Nitekim ücretsiz izin alır ve Şaban Efendi ile birlikte 3 ay içinde Vecihi K-XIV uçağını ve uçak motorlu sürat teknesini (Vecihi SK) yaparlar.(1930).İlk uçuşunu 16 Eylül 1930’da Kadıköy Fikirtepe’de büyük bir kalabalık önünde gerçekleştiren Vecihi bey Ankara semalarında da yürek hoplatmaya başlar. Başvekil İsmet İnönü tebriklerini sunsa da ona bağlı birimler (mesela İktisat Bakanlığı) bir türlü “uçabilir” izni vermez, sertifika istendiğinde “tesis yok, malzeme yok, uzman yok” gibi bahanelere sığınırlar. Neyse velhasıl öyle engellerle karşılaşır ki, Almanya`ya gider 4 yıllık Mühendislik Mektebini 2 yılda bitirir gelir, Bayındırlık Bakanlığı “iki yılda ihtisas mı olur” der ve ona “Tayyare Mühendisi" belgesi de vermez. Vecihi bey inat hakkı olan bu belgeyi bile davalar açıp, masraflar yapıp alır. Sami sinirle ayağa kalkar ; -Bunlardan bir tanesi bile isyan ettirir yahu. Demek ki, yabancıların söylediği, "Türklerin ilerlemesinde birinci engel yine Türklerdir" sözü doğru. -Velhasıl engellemeleri aşamaz, sonra kaçınılmaz ekonomik çöküş başlar. Destek olması gereken bürokratlar onu ve onun gibileri engellemeyi başarır. Sami acı acı söylenir; -Tıpkı, ilk Türk arabasındaki gibi. -Maalesef öyle. Onda da çıraklar benzini az koyunca araba durmuş, herkes Türk mühendislerini suçlamış. Oysa yıllar sonra bile o arabalar çalışmıştı. -Fakat iş işten geçmişti tabi ki, yabancı araba üreticileri, yerli sanayiyi engellemişti bile. -Evet, böylece kendi üretimimiz olan sanayi ürünlerine yatırım yapmak yerine, asıl zor günlerde yararlanamayacağımız hazır ürünleri almayla karşı karşıya kaldık. Sami bey vaktinizi aldım ama bir arkadaştan duyduğum, kulaktan kulağa geldiği için doğruluğuna yüzde yüz emin olamadığım bir olayı da size anlatmak isterim. Belki siz araştırabilirsiniz. -Buyurun, dinliyorum. -Kıbrıs harekatı esnasında, sözde müttefikimiz ABD bize ambargo uygulamıştı. Her yönüyle tek ülkeye bağlı kalmamazın büyük zararı önümüze engel olmuştu. Bazı uçakların motor kısmında bir kutu 2-3 senede bir ABD`ye gönderiliyor ve ayrıntısını bilmediğimiz bir işlemden sonra geri gönderiliyordu. -O parça olmazsa ne sorun oluyordu? -O günlerdeki ABD kökenli savaş uçaklarımızın pilot kabinindeki elektronik mekanizma çalışmıyordu. -Hımm.. -Velhasıl, çoğu uçağın bu parçasının ABD`ye gönderilme zamanı geldiğinden, sorun olmuştu ve ABD ambargo yüzünden bu işlemi durdurmuştu. Sonunda elektronikçi bir astsubay arkadaş bu parçalardan birinin mührünü söküp açtı, bir de ne görsün ! -??? -İçinde normal arabalarda kullanılana benzer bir akü var. -Yani sadece bir akü doldurma işlemi için mi ABD`ye gönderiliyormuş o parçalar? -Evet, bu basit işlem için bile bir sürü masrafa giriyorduk. -Astsubay arkadaş iyi bir ödülü hak etmiş. -Sanırım kendisi de böyle ummuştur. -Ummuştur mu ? Böyle olmadı mı ? -Hayır, ABD bunu öğrenmiş ve utanacağı yerde, "Uçaklar için aramızdaki anlaşmaya göre bu kutuyu açma yetkiniz yoktu" diye tazminat istemiş, astsubay da ceza almış diye duydum. -Ört ki ölem... Anladık yüzü astarlı, ABD utanmazlığa devam ediyor da astsubayımızın başına gelen içimi derin yaraladı. -Umarım ki yanlış bir bilgidir ama soruşturma yetkisinde değilim, öğrenemedim. -Merak etme, bazı "Bir yetkiliden alınan bilgiye göre" diye yazan bazı gazeteciler gibi konuyu açarım ben de. Sami`nin gülümseyişi karşılıksız kaldı. Karşısındakinin bu konuda da epey dertli olduğunu gören Sami devam etti; -Elimden geleni yapacağım, merak etmeyin. ...tabi bu arada gazetede yazmam engellenmezse.. -Engellenmezse mi? Sizin hassas konulara değindiğinizi biliyorum ama gizli servislerce korunduğunuzu düşünüyordum. -Korunmak mı ! Tam aksi. Neyse bilgileriniz için teşekkür ediyorum. -Sandığım kadar rahat değilsiniz anlaşılan. Buyurun kartımı, korunma, gizlenme veya başka ihtiyacınız olduğunda arayabilirsiniz. -Teşekkür ederim. Samimiyetle el sıkıştılar. Sami, bir vatanseverle tanışmanın huzuruyla arkasından gülümsedi. Sonra da telefon kulübesine doğru yürüdü.




MUSTAFA KEMALİN İNGİLİZ KUMANDANA CEVABI(BAĞIMSIZLIK HİKAYESİ)

Osmanlı 1. Dünya Savaşı'na girdikten sonra İtilaf Ülkeleri Osmanlıyı batı cephesinden (Çanakkale'den) girerek ve oradan da başkent İstanbul' a girerek direk Osmanlıyı savaş dışı bırakmayı düşünüyorlardı. Bu cephe Komutanı Mustafa Kemal Atatürk'tü. İngiliz kumandan cepheye girmeden önce şu sözü söyledi: - Çanakkale'yi almak gülü dalından koparmak kadar kolaydır '' Atatürk de buna cevap olarak: - Dikkat edin, gülü dalından koparırken elinize d iken batmasın '' dedi


Cumhuriyet devrine kadar bir "Milli Marş" yaptırılması düşünülmemiştir. Bunun yerine padişahların şahıslarına yaptırdıkları özel marşlar kullanılmıştır. Bu marşlar halk kitlesine mâl edilmediği için bilhassa dış memleketlerde çok defa güç durumlarda kalınmış, sıra bize geldiği zaman topluluğumuz şaşkına uğramış, bazen "Bizim milli marşımız yok." diyebilenlerimiz de olmuştur. Hatta bir futbol ekibimiz yine böyle sıkışık bir durumda kalarak "Milli marş" yerine "Hamsi koydum tavaya" türküsünü bile okumuştur.Reşadiye harp gemimizin kızaktan indirilişi töreninde bulunmak üzere İngiltere’ye davet edilen Türk heyeti, törenin son dakikalarında birden bire güç bir durumla karşılaşmıştı. Nutuklardan sonra geminin burnunda şampanya şişesi patlatılmadan İngiliz denizcileri kendi milli marşlarını okuyunca bizimkiler de mukabele etmeye mecbur kalmışlardı. Söylenecek bir milli marş olmadığı için önce birbirlerine bakıştılar, sonra müstakbel çarkçıbaşı durumun önemini hissederek:- Arkadaşlar, "Entarisi ala benziyor"u biliyor musunuz?- Biliyoruz.- O halde hep beraber:- "Entarisi ala benziyorSultan Reşat bana benziyor"Birinci dünya savaşının son yıllarında, merhum Abdulkadir Karamürsel, bir askerî temsilcimizin yaveri olarak Brest-Litowsk’ta bulunduğu sırada gar kumandanlığından aranarak kendisine şu haber bildirilir:"37 kişilik bir Türk Subay kafilesi Rusya’dan esaretten kurtularak memleketlerine dönmek üzere buradan geçiyorlar. Burada bir gece kalacaklar, sizden bahsettik, pek sevindiler. Hemen geliniz. İaşe ve ibate (barınma) işlerini beraberce tanzim edelim."O gece misafir Türk kafilesinin bütün ihtiyaçları temin edildikten sonra gecede bir ziyafet tertip edilir. Yenilir, içilir. Karşılıklı nutuklar söylenir. Bu sırada orada bulunan Almanlar hep bir ağızdan Alman milli marşı (Deutschlan uber alles)’nı iki sesli okuyunca bizimkiler soğuk terler dökmeye başlarlar. Bir ara merhum A. Karamürsel yavaşça subaylarımıza eğilerek:- Ne biliyorsunuz? Ordumuz etti yemin?- Unuttuk.- Kalkın ey ehli vatan.- ??????Arkadaşlar, Tekbir’i hepiniz bilirsiniz. Benim sesime uydurarak söyleyeceğiz. Benim işaretime dikkat ediniz.Biraz sonra 38 Türk’ün Tekbir nidaları salonu çınlatıyordu:"Allahü Ekber!.. Allahü Ekber!.." İstiklâl Marşı’mızın besteleniş hikayesi(Bağımsızlığımızın sembolü İstiklal marşımız)Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir milli marşı olmalıydı. Daha Cumhuriyet kurulmadan İstiklâl Savaşı sırasında, Garp Cephesi Komutanlığı’ndan bu arzu doğmuştu. Durum, sonradan Maârif Vekili olan Hamdullah Suphi’ye havale edildi. Böylece Türk milli marşı olarak "İstiklâl Marşı" adı ile yaptırılacak marşın hazırlıklarına girildi. Beste ve güfte için beşer yüz lira armağan kararlaştırılarak genelge ve mektuplarla bütün yurda duyuruldu.Önce şiir seçilip sonra beste yarışması açılacaktı. Şiir yarışmasına yurdun dört bir yanından tam 724 şiir gönderildi. Komisyon bunlardan yedisini seçerek bastırdı ve meclis üyelerine dağıttı.Atatürk’ün başkanlığında TBMM’nin 12.03.1921 günkü celsesinde Mehmet Akif Ersoy’un şiiri defalarca okutturularak alkışlar arasında milli marş olarak bestelenmek üzere seçildi.Beste yarışması ise güfte kadar ilgi görmedi. Bu da memleketin o zamanki musiki durumunu yansıtmaktadır. Beste yarışmasına ancak 24 besteci katılmıştı. Bunlardan bazıları şunlardır:Ahmet Cemalettin Çinkılıç, Ahmet Yekta Madran, Ali Rifat Çağatay, Asım Bey, Bedri Zabaç, Hasan Basri Çantay, H. Saadettin Arel, İsmail Hakkı Bey, İsmail Zühdü, Kazım Uz, Lemi Atlı, Mehmet Baha Pars, Mustafa Sunar, Rauf Yekta, Saadettin Kaynak, Zati Arca, Zeki Üngör.Güfte yarışması sonuçlandırıldıktan sonra Anadolu’daki savaş iyice kızıştığı sıralarda beste yarışması ilgisini tabii olarak kaybetmiştir. Buna rağmen muhiti olan bestekârlar faaliyetten geri durmamışlar ve kendi bestelerini yaymaya uğraşmışlardır.O sıralarda Edirne’de müzik öğretmeni bulunan Ahmet Yekta Madran, kendi marşını Edirne ve havalisinde yaymaya ve söyletmeye başlamıştır. İzmir’de müzik öğretmeni bulunan İsmail Zühdü de kendi marşını İzmir ve havalisi ile Eskişehir’de yaymakta idi. Ankara’da da Zeki Üngör’ün marşı söylenmekte olup İstanbul’da ise iki marş söylenip yayınlanmaktaydı. Bunlar da İstanbul tarafında bir çok mekteplerde öğretmenlik yapan Zati Arca’nın, Kadıköy tarafında ise Ali Rifat Çağatay’ın bestesi söylenmekteydi.Bu durum birkaç yıl böylece devam etmiş ve 1924’te Ankara’da maârif vekaletinde toplanan bir kurul, Ali Rifat Çağatay’ın marşını resmi marş olarak kabul ederek ilgili kurullar ile bütün okullara bildirmiştir. Bu marş, 1924’ten 1930 yıllarına kadar söylenip çalındıktan sonra 1930 sıralarında yeni bir emirle Riyaseti Cumhur Orkestrası şefi Zeki Üngör’ün bestesi milli marş bestesi olarak kabul edilmiştir. Zeki Üngör, İstiklâl Marşı’nın besteleniş hikayesini şöyle anlatmıştır:"İstiklâl savaşının devam ettiği sıralarda ben, Muzika-i Humayun muallimi idim. Yani doğrudan doğruya Saray’a ve Vahdettin’e bağlıydık. Bando, Fasıl Takımı ve Orkestra benim emrimde idi.Şişli’de Uğurlu Han’ın 4 numarasında oturuyordum. Kurtuluş ordusu süvarilerinin İzmir’e girdiklerinden iki veya üç gün sonra evimde, Talim-Terbiye Heyeti azası ve terbiye mütehassısı dostum Haydar merhumla oturuyorduk. Kapı çalındı. İlkokul öğretmeni İhsan merhum geldi. Büyük bir heyecan içinde, süvarilerin İzmir’e girişlerini anlatmaya başladı. Hepimiz coşmuştuk. Hemen kalkıp piyano başına geçtim. Ve derhal içimde doğan parçayı çalmaya koyuldum.İlk etapta marşın giriş kısmındaki akoru oluşturdum. Bu şekilde iki, üç mezür yaptım. Arkadaşlarım: "Aman dediler, bu çok güzel bir şey olacak." Bunun üzerine İhsan’a İzmir’in kurtuluşunu ve büyük zaferi bütün teferruatı ile anlatmasını rica ettim. O anlattı, ben çaldım. Böylece kısa zamanda eserin taslağı ortaya çıktı. Ertesi gün de çalıştım. İki gün sonra beste bitti. Götürüp arkadaşlara gösterdim. Çok beğendiler. Bunun üzerine bu müziği milli marş olarak takdime karar verdim. Kıymeti hakkında daha kat’i bir fikir edinmek maksadıyla da besteyi Viyana Konservatuarı direktörüne gönderdim. On gün sonra direktörden gelen mektupta, eserin çok orijinal bulunduğu ve melodisinin Türk milletinin ihtişamına yakışacak şekilde olduğu belirtilerek tebrik ediliyordum.Bu mektup geldikten on beş gün sonra beni Ankara’dan çağırdılar, gittim. Bana Muzika-i Humayun’u bütün kadrosu ile Ankara’ya nakletmek vazifesi verildi. Bunun üzerine tekrar İstanbul’a döndüm. Ve Ankara’ya ilk olarak başlarında piyanist Sabri’nin bulunduğu beş kişilik bir heyet yolladım. Vahdettin henüz padişah olduğu için bu işleri gizli yapıyorduk. Bir ay sonra da kimseye bir şey söylemeden Ankara’ya gittim. Ve hemen İstanbul’daki arkadaşları bir telgrafla çağırdım. Üç gün sonra geldiler. Böylece milli marşı bu heyete ilk defa Ankara’da verilen o baloda Atatürk’ün huzurunda çaldık. İşte milli marş böyle bestelendi.”Bestekarın bu anlatışından, eseri önce sözsüz olarak bestelediği ve daha sonra Mehmet Akif’in şiirini besteye giydirdiği anlaşılmaktadır. Bu sebepten meydana gelen prozodi hataları, eser hakkında sonradan yapılan tenkitlerin başlıcası olmuştur. Bestekar yukarıdaki beyanatının bir yerinde her ne kadar, "Bu müziği milli marş olarak takdime karar verdim" diyorsa da, eserdeki ses sahasını halk tabakasını nazara almadan kullanması bestenin milli marş olarak bestelenmediğini meydana çıkarmaktadır. Marştaki bu teknik hatalardan başka ses ritminden ağır çalınıp söylenmesinde bestekarın kusuru başta gelmektedir. Besteci bu durumu şöyle anlatmıştır:“Ben İstiklal Marşı’nı bestelerken kulaklarımda İzmir’e koşan atlıların dörtnal sesleri vardı. Eserin başında metronomu (1 dörtlük=80) olan bir eser hiçbir vakit cenaze marşına benzemez.Plaklardaki ağır tempolu çalınışı ise; "Sahibi’nin Sesi" stüdyosunda orkestra ile plağa çaldığımız zaman teknisyenler, bunun çok süratli bir marş olduğunu ve dolayısıyla plağın ancak yarısını doldurduğunu söylediler. Bu sebeple plağın aynı yüzüne bir marş daha çalmamızı rica ettiler. Ben böyle bir teklifi kabul edemezdim. O anda aklıma bir şey geldi: "Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter" dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat bilahare böyle bir fikir vermekle hata ettiğimizi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonun hızlıya ayarlanması icap ettiğini kim bilebilirdi?”Görüldüğü gibi tam bir alaturka davranışla İstiklal Marşımızın en can alacak noktası; ritmi, ölü doğrulmuştu.Plak yayıldıktan sonra ağır ritim de hafızalara yerleşti ve besteci ölümüne kadar bu ağır ritmi yürüğe götürmeye uğraştı durdu.Ayrıca, marşın Türk temlerini ifade etmediği ve hatta “Karmen Silva” isimli bir operetten alındığı da iddia edilmiştir.Daha sonra marşın değiştirilmesi aaai ortaya atılarak yetkili yetkisiz türlü şahıslar tarafından türlü fikirler ileri sürülmüşse de değiştirilmesi fikri tutmamıştır.Bu konudaki makul olan umumi kanaat; her ne kadar yeniden daha iyisini yapmak imkansız değilse de eskisinin artık tarih olmuşluğu hakikati nazara alınarak, bunun üzerinde gerekli rötuşlarla mevcudu onarmaktır

İSTİKLAL ABİDESİ HİKAYESİ

On asra yakın bir süre boyunca İslam’ın merkezîliğini üstlenmiş Anadolu, tarihini parlak zaferler ve fetihlerle süslemiştir. İnsanlara saadet götüren büyük medeniyetler burada inşa edilmiştir. 1920’li yıllar Anadolu için özel bir öneme sahiptir. Zira büyük medeniyet Osmanlı’nın inkırazı gerçekleşmiş, tek dişi kalmış canavar bütün gücüyle bu mübarek toprakları istilâ hevesine kapılmıştır. Diğer birçok İslam ülkesi de aynı müstevli gücün cenderesi altında mücadele vermektedir. Anadolu istiklâl mücadelesini kendi evlatları verecektir. Başka çıkış yolu yoktur. Sevr Anlaşması’yla Anadolu parsellenmiş, dört bir yandan işgale uğramıştır. İzmir’i işgal eden müstevliler, bununla yetinmeyerek Ankara’ya doğru ilerlemiş ve Büyük Millet Meclisi hükümet merkezini doğuya nakletmeyi tartışmaktadır. Tablo gerçek anlamıyla bir yok oluş tablosudur. Anadolu, gecenin koyu karanlığında, bütün ümitleri tükenmiş, küçük bir ziyaya muhtaç bir haldedir. “Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın...” Şair denince akla ferdî mülahazalarını, duygularını terennüm eden insan gelir. Sanatı sanat için icra eder. Bir toplumun, bir cemiyetin derdiyle dertlenen, şiiri davasının hizmetine veren şair, kendini aşmış şairdir. Hatta bazen şiirleriyle bir milletin yeniden hayat bulmasına, tükenmiş ümitlerin yeniden neşvünemasına bile vesile olur. Tıpkı Mehmet Akif gibi... İstiklâl mücadelesinin başladığı ilk günlerden itibaren gazete yazılarıyla, vaazlarıyla, hutbeleri ve şiirleriyle halkın mücadele bilincine ulaşması için elinden geleni yapan Mehmet Akif, İstanbul’da durmamış ve Anadolu’yu belde belde, köy köy dolaşarak bu mücadelenin sadece Türk milletinin mücadelesi olmadığını, savaşın kaybedilmesi durumunda İslam’ın da paymâl edileceğini anlatmıştır. Halkın bilinçlenmesinde faaliyetleriyle büyük emek sarf eden Akif, 1920’de Büyük Millet Meclisi’ne Burdur Mebusu olarak girmiş ve mücadelenin ruhunu, gerçek mahiyetini bu defa da halkın mümessillerine anlatmaya çalışmıştır. Çünkü mebusların bir kısmı büyük ye’se kapılmışlardır. Mehmet Akif, Ankara’daki günlerini Taceddin Dergahı’nda geçirirken, Garp Cephesi Kumandanlığı askerleri şevklendirecek bir marş yazılmasını arzu etmiş ve Maârif Vekaleti (Eğitim Bakanlığı) bu hususta bir yarışma düzenlemiştir. Kazanacak sanatkâra para ödülü verilecektir. Yarışmaya 724 şiir gelmiştir. Fakat bunlar arasında, mücadele şuurunu istenen idrak seviyesinde ve istenen belâgatta işleyen şiir yoktur. İstiklâl mücadelesini ebedileştirecek mısralar, ancak mukaddes değerler uğruna yapılan mücadelenin ruhunu taşıyan ve bunu bütün benliğinde hisseden bir kalemden çıkabilirdi. İlk akla gelen Mehmet Akif’ti. Fakat para karşılığında hislerini haykırmayı uygun bulmadığı için yarışmaya katılmamıştı. Ancak arzulanan şiir bulunamayınca, zamanın Maârif Vekili (Eğitim Bakanı) Hamdullah Suphi, Akif’e bir mektup göndererek katılmamasındaki sebebin ortadan kaldırılacağını "Matlûb şiiri vücuda getirmenin maksadın husûlü için son çare olduğunu" ifade etti. "Memleketi bu müessir telkin ve tehlic vasıtasından mahrum bırakmamasını" rica etti. Bunun üzerine zafere en fazla inanmış ve bu inancı her fırsatta dile getirmiş olan Akif, İstiklâl Marşı mücadelesini âbideleştiren şiiri yazmaya başladı. İman ve ümit Akif’e marşı yazdıran iki temel muharrik güçtür. Taceddin Dergahı’nda bir gece yarısı yaşadığı his yoğunluğu esnasında, rivayetlere göre bir kalem aramış, bulamayınca da eline geçirdiği bir çiviyle bağımsızlık heyecanının doruk noktasına çıktığı mısraları, hemen kaydetmek telaşıyla duvara kazımıştır: “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım! Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım. Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.” Kısa bir zaman zarfında yazılan İstiklâl Marşı güftesi Meclis’in 12 Mart 1921 tarihli toplantısında resmen "Milli Marş" olarak kabul edildi. Akif’in şiirinin Milli Marş kabul edildiği Meclis toplantısının zabıtlarını arşivlerden araştıran Alemdar Yalçın toplantıyı şöyle anlatır: “Maârif Nâzırı Hamdullah Suphi Bey, en çok Akif Bey’in şiirini beğendiğini söyleyerek okumaya başlar. Şiirin birinci bölümünün birinci mısrası şiddetli alkışlarla kesilmiştir. Bu mısra bilindiği gibi: “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.” şeklindedir. Mebuslar bir de ikinci bölümün sonunda yani: "Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl" mısrasından sonra alkışlamışlardır. Ayrıca marşın beşinci kıtasındaki; "Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın." mısralarının sonunda alkışlamışlardır. Görüldüğü gibi Meclis’te İstiklâl fikri kutsal bir heyecan olarak yaşamaktadır. Marşın İstiklâl fikriyle alakalı bölümlerinin daha çok heyecan meydana getirmesinin sebebi budur. Nitekim altıncı kıtanın sonundaki: "Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı" mısrasından sonra yedinci kıtada: "Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?" mısrasında Hamdullah Suphi Bey’in okuması alkışlarla kesilmiştir. Yedinci kıtanın Meclis’in o andaki havasını, samimi heyecanını nasıl yükselttiğini göstermek için son iki mısrasını buraya alalım: "Canı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ." (İnşaallah sadâları)” Meclis İstiklâl Marşı’nı bir yemin ve bir ahit heyecanı ile dinlemiş ve tasdik etmiştir. Marş ayakta ve alkışlar eşliğinde okunurken, Celal Bayar’ın ifadesiyle Mehmet Akif, bu tezahüratı hiç üzerine almamış, bir kenarda başı önüne eğik vaziyette durmuş ve kalmıştır. Marşı tamamlandıktan sonra Abdülgafur Efendi toplu dua ettirir. Marşın alkışlarla kesilen yerlerine dikkat edildiğinde birinci Meclis üyeleri; vatan, mukaddesat, istiklâl gibi mefhumlara büyük bir heyecanla alkış tutmuşlardır. Akif, ödül olarak belirlenen parayı fakir ve muhtaçlara yardım amacıyla kurulmuş bir vakfa hibe etmiştir. Başka ülke marşları ya devlet başkanlarına, krallarına övgüler yağdırmakta, ya da kendi milletlerini göklere çıkarmaktadır. Fakat İstiklâl Marşı, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin uğruna mücadele verdiği mukaddes değerleri yüceltmiş, bütün Müslümanlara vâdedilmiş günlerin geleceğini müjdelemiştir. Rahmetli Ayhan Songar hocanın bir yazısında naklettiği anekdot, İstiklâl abidesinin yazılış amacını bütün samimiyeti ortaya ile koymaktadır. Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklâl Marşı için "Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?" diye bir sual sorulmuş. Akif’in cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir: "Allah, bir daha bu millete bir İstiklâl Marşı yazdırmasın."

Hiç yorum yok: